Hoş çakal Çakıl Taşı

Yıllar önce bir çakıl taşına vuruldum ve hayatımın geri kalanını yalnız geçirdim. Yapayalnız yaşamaya alışmanın güzel tarafları olduğu kadar, sefil tarafları da var. Bunu gerçekten sevilmeye başladığınızda anlayabilirsiniz. İki kalp arasında açılan köprüler ve damarlarınızdan vücudunuza yayılan o tarif edilemez his. Böylesi duyguları uzun zamandır tatmadığım için anlatmakta zorlanıyorum. Ancak şunu iyi biliyorum ki insan yalnız kalmalı ancak bu hiçbir zaman mutlak bir yalnızlık olmamalı.

Yalnızlığın giderilmesi belli bir yaştan sonra insanlara diğer tüm şeyler gibi bir ihtiyaçmışçasına görünüyor. Böylesi bir ihtiyaç ilişkileriyle örülmüş, dışarıda gördüğüm hayatsa midemi bulandırıyor. Ancak insan işte hayatta bir kere düşmeye görsün. En kolay ve ucuz yolları kendini kurtarmak için kullanabiliyor ve geriye tarumar edilmiş, sefilleştirilmiş bir hayat kalıyor.

Sağlıklı, güçlü kuvvetliyim. Yaşadığım hayatsa artık bir kadınla birlikte olmamı gerektiriyor. Ancak kadın erkek ilişkilerinden insanların acımasızca ve çirkefçe bahsetmelerinden de büyük bir rahatsızlık duyuyorum. Hele etrafımdakilerin bir geneleve gidip kendimi kanıtlamam gerektiğiyle ilgili telkinleri beni hepten üzüyor.  Hoş insanların nasıl sevdiklerini ve sevgiyi nasıl yaşadıklarını öğrendikten sonra da böylesi bir ilişkiyle “erkekliğimi kanıtlamam” bana hepten tiksindirici gelmeye başladı. Böyle durumlara meyilli olanlara acıyarak bakıyorum Kitaplarda okuduğum muhteşem aşkları tüm gerçekliğiyle hayal ederken, hayatın bana anlattığı hikayelerde erkeklerin kolları arasına sıkışmış acı çeken kadınları hayal etmekte ise zorlanıyorum. Öyle anlarda bir bulantı basıyor içimi ve yaşamaktan vazgeçip, yalnızlığa dönüyorum.

Hayatım boyunca kat ettiğim yola dönüp baktığımda geride bitmek bilmez ihtiraslar, düşmanlıklar ve kirli savaşlar dışında bir şey göremiyorum. Etrafımda kalan birkaç iyi insan da bu insanlar arasında kaybolup gidiyor. Kötüler bir eli yağda bir eli balda yaşarken, iyileri korkunç bir karanlık ve zorluklara doğru uğurluyorum. Kötülerin kirli ellerini sıkarak yükselmektense, iyilerin sımsıcak ve korku dolu vücutlarını sarmak hoşuma gidiyor. Maaşımı alamayıp ekmek peynire çatal salladığım bir günde not defterime şunu yazdım. “Paranın ağzına sıçayım, bu hayatta önemli olan kendi içimizde kurduğumuz hayat düzenleri”. Patrona ve kurduğu dış düzene karşı hınç doluydum ancak bulunduğum noktada kendi içimde kat ettiğim yollar güllerle bezeliydi. Geriye döndüğümde güzel kokular geliyordu burnuma. Kendine başkalarına hiç benzemeyen yollar çizen o kadar az insana rastladım ki şu hayatta, bazen kendi yolumun gerçekliğine bile inanmakta zorlanıyorum.

İşte böylesine saçma akıp giden bir hayatta, çakıl taşı en doğru görünen akılcı ve ahlakçı bir yolu tercih etti. Hayata yeni atıldığı bir dönemde kendine iyi bir yaşam hayal etti. Bilmiyordu dış dünyanın kendi iç dünyası kadar tertemiz olmadığını. Oysaki kendi iç dünyası da aslında dış dünyanın bilgileriyle kirletilmişti. Düzenin kirli rahminde yetişen çocuk, kısa süre dirense de mecbur düzene boyun eğecekti. Korktu hayattan ve yanlış yapmaktan, insanların ona neler neler söyleyeceğinden. Çünkü yaşadığımız hayatı insanların boş lafları dolduruyordu. İçimizdeki o korku dolu gerçeklerden kaçmak, tek başına bir doğruyu kurmak zordu ve boş laflarla gerçekleri geçiştirmek ise en kolay olanıydı. Benim sevgi sözcüklerimin yarattığı kalp yumuşamasının etkisi, boktan bir hayatı yaratan o insanların konuşmalarının yarattığı kalp sıkışmasından daha etkisizdi. Bu insanlardı işte hayatı yaşanılmaz kılan ve insanları demir kafesler içine sıkıştıran. Hoş zaten anne, babası, patronu tarafından da böylesi bir yaşamın koruyucusu olarak dikilmişti bir şirkette bir yere.

İnsanlar bilgiden çok, unutma ve avunma peşindeydi. Böylesi bir ortamda insanların sevgi, merhamet, şefkat gibi duyguları anlaması da pek mümkün değildi zaten.

Anlamadı o da, belki de hiç anlamayacaktı ya da yine çarpıtacaktı her şeyi. Sonsuza kadar sustu. Susmak bana yalnızlığın sefaletini hatırlattı. Susmak, hayatın çarpıklığını hatırlattı. Susmak, çakıl taşının hayalindeki o adamı hatırlattı. İmkânsız aşkı hatırlattı. En kötüsü de bu sonsuz ve kötü dünyada bana ölümü hatırlattı. Güller için korktum. Onlar solarsa artık ben de diğer insanlar gibi konuşabilirdim. Güller yaşasın diye susmayı tercih ettim. Hoş çakal Çakıl Taşı. Hoş çakal!

Alican Özer

ozeralican@hotmail.com

Reklamlar

Acılar Zamanın Yavaşlığındadır

Acılar zamanın yavaşlığındadır, insan zamanı hızlandırmak ister. Bir an önce geçsin gitsin. Her şey bitsin ister. Ölüme koştuğunu unutarak, bilinçsizce kaçar acılardan. Kaçarken mahir dünyayı da düzeltmek ister. Yanlış gidenler düzeltilmelidir. Ancak kendi içindeki zamana hükmettiği gibi fiziki dünyaya hükmedemez. Acılar tüm gerçeğiyle yerleşir vücuduna ve tüm fiziksel gerçekliğiyle bir yanını ağrıtır. Dilekler, dualar, konuşmalar hiçbiri geçiremez bu acıyı. Birine acı çektirmek, aslında onu yaralamak gibidir. Kimse fark etmese de maktulün bedeninde gizliden gizliye bir yer kanar. Öyleyse acıların üstünü kapamak en büyük ahlaksızlıktır. Ancak insan çoğu zaman acıları bir deniz feneri gibi aydınlatmaktansa, sığındığı bir yalan limanından sarkıttığı ağlarla acıların üstünü örtmeyi tercih eder.

Biri şefkatle sarılsın, sevgisiyle kuşatsın her yanını ister insan. Çocukluk masumiyeti kaybolmuştur. Nerede o şefkat, nerede o masumiyet diye de isyan eder çoğu zaman. Ancak bağırmak çağırmak faydasızdır. Masumiyet bir kez kaybedildiğinde, geri döndürülemez.

İnsan bedeni daha fazla yaşamak için her türlü hileye meyilli. Bu onun doğada kalmak için doğal bir refleksi. Yani aslında bıraksak her şeyi meşru kılacak ancak içinde altın gibi parlayan bir tarafı da buna izin vermiyor. Sanki içine önceden yerleştirilmiş bir şeyler var. Belki de bir tür saflık fakat yalnızlıktan çıkıp topluma karıştığında daha adil olsun istiyor. Ancak adaletin olmadığını da her seferinde görüp deneyimliyor. Yine de bırakmıyor o adalet değerini. Bu da acıları azaltan bir avuntu belki de, içimizde bir yerlerde hiçbir şey yok.

Hayatın her yanında güç istenci. Güçlüden güçsüze, güçsüzden güçlüye üreme istenci. Herkes istemsizce yürüyor bu yolu. Tüm ideallerini bir kenara koyup, bütün adiliğiyle oynuyor bu oyunu. Neyin nasıl adil olacağını biliyor ancak yine de bu hayatta o adiliği yaşamak istiyor. O adilik biraz daha yaşama bağlıyor insanı. Yaşadığı adilikler olmasa belki de hayatın bir anlamı kalmayacak. Mesela bir kadını ya da erkeği kandırıyor. Her türlü adiliği yaşadıktan sonra onu öylece yüzüstü bırakıyor. Bu ilişki değil, tam bir adilik aslında. Ancak kendi iç mahkemesinde çıktığı ilk davada kendini tahliye ediyor insan. İki yüzlülükte olsa bunu seviyor.

Yansıtılan karakterler ve gerçek insan arasında büyük farklar var. Çünkü gerçek bir insanı inşa etmek, bir yanılsamayı yaratmaktan daha zor. İnsanın içindeki en büyük şeytan “tembellik”. Bu şeytan gerçek insanı inşa etmektense, bir yanılsamayı yaratmayı tercih ediyor. Çünkü bu yanılsamayla çoğu amacına ulaşmış, hem de insanları kendinin değer verilmesi gereken bir varlık olduğuna inandırarak. Bu dünyada yine de en büyük adiler birbirinin üzerine yıkılarak yaşamak isteyen insanlar arasından çıkıyor. Çünkü istismar daha çok tembellerdedir. Emeksiz bir iş, adidir, basittir. İnsan bedeni çalışma, kandır diyor ve çalışmadan kandırıyor önüme geleni. İşte böylesine adi bir yaratık insan. Yine de yüce şeylere ilgisi hiç bitmiyor. Aşk gibi yüce şeylere mesela. Aşk diye tanımladığı şey bir anlık fakat içindeki sahip olma istenci bir ömür boyu insanın. Bıraksalar bütün dünya insanlarına sahip olmak istiyor. Aslında erkeklerin kadınlara, kadınların erkeklere olan kıskançlığı bu sahip olma istencinden. Sahipliği bittiğinde tüm kıskançlıkları, yasakları kaldırıp atıyor. Çünkü sahiplik köleliktir, tecavüzdür. Sahip olmak kadın ve erkek arasındaki ilişkinin çarpık ideolojisidir. Fakirler malını, zenginlerden daha çok korumaya meyilli. Aşkta da namus cinayetlerini çoğu zaman fakirler işliyor. Zenginler içinse yatırım hiç bitmiyor.

Yalan insanın olmazsa olmazı. Yalancılar düş kurmamı engelledi. Renkli dünyam yıllar içinde tek tipleşmeye başladı. Ve geriye berbat tek düze, kapkaranlık bir dünya kaldı. Belirli kalıplar içindeyim. Adalet yok. Her şeye sahip olmak istiyorum. Sahip olduğumda adil olacağımı sanıyorum. Zamanla anladım ki “Hak” güçsüzlükten doğarmış. Öyleyse “Hak” gerçekten sahip olmamız gereken çok güçlü bir şey. Onun yaşaması için güçsüzler ordusuna ihtiyaç var. Çünkü güçsüzlerin ordusu da çok güçlü. Fakat gerçek güçlüler bu orduyu dağıtarak yönetiyor. Tanrı da her seferinde kaybediyor.

Güneş tepeye tırmandığında acıları dindirmek için toplanıp dua ettik. Güçlülerde bu duaya katılınca daha çok inandık. Hep beraber Tanrı’yı sahiplendik. Ancak bu Tanrı acıları ortadan kaldırmıyor, sanki acılara daha fazla acı katıyor.

Acılar zamanın yavaşlığındadır insan bunu hızlandırmak ister. Hızlandırmak isterken kaygıya, korkuya, gerilime kapılır. Gerçek Tanrısını ve özgürlüğünü kaybeder insanoğlu. Yine sonunda fiziksel güçlere döner. Alkole, uyuşturan bazı şeylere ve kendini tatmin edecek insanlara, sahte bir Tanrıya ihtiyaç duyar. Gücü elde ettiğinde de tüm Tanrıları öldürür.

Alican Özer

ozeralican@hotmail.com

Gürbüz Doğan Ekşioğlu

Normal

Normal

Hayatı soğuk, demir bir tepside önüme sundular. Önce herkes gibi ben de kabul etmedim. Öyle hemencecik kabul etmemem gerekirdi zaten. Meydana çıktım, dolaştım. Etrafımda binlerce tepsisini elinin tersiyle iten insan. Hepimiz altın tepside sunulmasını istiyorduk hayatın ve içimizden birilerine yalandan da olsa hayat altın tepside sunuluyordu. Onlardan birine yaklaştım ve sordum. “Nasıl bir duygu?” Çok yemekten bunalmışa benziyordu. Reflüden tahriş olmuş boğazından çıkan boğuk ve karşısındakini aşağılayan bir ses tonuyla “Çok güzel bir duygu” dedi. Duygusuz ve fütursuzca dizdi kelimeleri arka arkaya. “Sen hiç adam öldürdün mü?” dedim. Koca bir tavuk budunu midesine indirirken “eşitlik, eşitsizlik, kader, tanrı, dua” onlarca kutsal sözcüğü bir araya getirdiği cümleler kurdu. Onu başımla onayladım. Kendi yoluma doğru yürüdüm. Kader, sahiden hayatımıza egemen bir kader, bizim sabretmemizi istiyor, ancak kendi bu dünyada yılmadan, usanmadan güçle besleniyor.

Kendi yolum dediğimde ne kadarı kendime ait olduğu belli olmayan bir yol. Ancak bir yanını çok iyi anlıyorum bu yolun. İstek ve ihtiyaçlarım. Birde şu göğsümün orta yerinde geçmeyen sızı, derin bir yalnızlık içindeyim. Hep kalabalık olacakmışız gibi bir umut var içimde. Soluk, muğlak, soğuk bir yoldayım. Kaygılıyım. Bu delice gidişatın içinde akla inanıp sıcak, kesin ve renkli bir yol bulduklarına inananlara şöyle bir bakıyorum. Hayali bir yolu, gerçek gibi göstererek hepimize işte bu yol diyorlar. Zayıflıklarımız, yalandan gerçeği anlamamıza yardımcı. Korku, acizlik, tembellik… Bunları kötü bir şey sanırsanız yanılırsınız, her şeye rağmen insan için, zannetmek ayıp değil ancak bu yolu herkese bir gerçek gibi dayatmak ayıp.

İnsana dair kitapları hep yaşlılar yazıyor, oysaki gerçek insanı dünyayı yeni yeni anlamaya çalışan bir çocuğun beyni kavrayabilir. Çünkü o beyin empatiye açıktır ve rol model aldığı insanların hayatlarını film şeridi gibi geçirebilir bir çocuğun gözlerinin önünden. Akıp giden yıllar sanılarımızı arttırır ve beyinlerimizi nasırlaştırır. Artık bir insan olarak kadın, felsefi bir kavgada sözcüklere dönüşür, çözüm önerilerine dönüşür, hatta daha kötüsü ulaşmak istediğin bir hedefte basamağa dönüşür, zevke dönüşür, kötülüğü yaratır… Kadın insandan koparılır.

Maddi dünyanın dışında içimde durduramadığım koskoca bir dünya var. Hiç kimsenin bilemeyeceği, kimsenin dokunamayacağı. Bu dünyaya kılavuz olmak isteyenleri anlayabiliyorum ama neden beni suçluyorlar? Neden dayatıyorlar iktidarlarını? Bu suçlamaları kabul edemem. Hayır, içimde akıp giden delicesine özgürlüğü öylesine onlara teslim edemem. Atsınlar beni zindanlarına kaç yazar? Onlar adalet sansınlar, ben hapsedilemem.

Geçen gün farklı bir çocukla tanıştım. Görüntüsü herkesin kabul ettiği insan görüntüsünden biraz farklıydı. Mutluydu, gülüyordu. “Nasılsın?” dedim. Annesi lafa karışıp o hasta dedi. Ancak çocuk annesine aldırmadan “İyiyim sen?” dedi gülümseyerek. Otuz altı yaşındaydı, annesi ve çevresindekiler onu acıyarak seviyorlardı, kendi acınacak hayatlarına bakmadan. Annesi anlatmaya başladı, zenginlik için sevmediği fabrikatör amcasının oğluyla evlenmiş. Çocuk doğduktan sonra adam terk etmiş evi, para göndermeyi aksatmamış. Karşısında çocuğa acıyan bakışlar atan kadın da çok mutsuz görünüyor. Sigaradan yüzü kararmış. Onlardan ayrılıp hızla yürümeye başladım. Her insan kendi aklını kutsuyor. Bir yarış içine sokulan hayatlar ölçüsüzce eleştiriliyor. Her akılda bir olması gereken, bir normal. Bu yarış ve kazanma hırsı ölene dek hiç bitmeyecek gibi.

Aldığım gömleğin son taksitini ödemek için her zaman alışveriş yaptığım dükkâna gitmiştim. Dükkâna girer girmez, dükkân sahibi “Nerede kaldın lan lavuk. Biz sana taksit yapıyoruz, sen parayı utanmasan hiç getirmeyeceksin. Borç namustur” diye bağırdı. Ne diyeceğimi bilemedim. Yüzüne sertçe bir yumruk geçirmek istedim. Ancak orada burada günlük çalışan beş kuruşsuz bir adamdım. Polisle başımı derde sokmak istemedim. Birde adam karşılık verirse hastane masraflarını karşılayacak kadar param da yoktu. Vazgeçtim. Cebimdeki son parayı da adama verip tüm borcumu kapattım. Bugünlükte bu iğrenç mahluklardan ahlak dersimi almıştım. Şimdi pür ahlaksızlık üreten sistemleri içinde, o kazandığım ahlakı birer birer bozdura bozdura harcamaya hazırdım. Bunlar önce yalanı lanetleyip, sonra beni kandırmaya çalışıyorlar. Sevgiyi öğütleyip, yalandan oynuyorlar. Paranın değersizliğini vurgulayıp, paraya tapıyorlar. Hele o birbirinin karşısında düştükleri küçültücü haller. Adam kadına dokunsa ya da kadın adama başlıyor kalplerinde o mahrem çarpıntı, beyinlerinde o müstehcen görüntü ve uğulduyor kulaklarında iktidarın öldürdüğü insan çığlıkları. Erkeği kadından üstün olsa da. Yukarıdan aşağı herkesi öldüren bir düzen bu. Her iktidar kendinden üstün iktidarların ezikliğini yaşar.

Televizyonda zayıflama reklamları dönüyor. En kilolu dönemlerimden birini yaşıyorum ama nedendir bende bilmiyorum. Belki de içimdeki bu yeme istencinden. O istenci durdurmadan yemeye devam ediyorum. Kim bilir akıllı birilerini bulsam, bir araya gelsek. Belki şu kilolarıma bir çözüm bulabiliriz. Belki mükemmel teoriler yazıp, okuruz. Yetkinlik belgeleri veririz birbirimize. Akıllıları bir kenara bırakın belki de daha kalın kafalılarla yağlı güreş yapabiliriz. En güçlü olana “reis” deriz sonunda. Bu kilolarımla ve içimden gelen yeme istenciyle başka ne yapılabilir ki zaten? Akıllılar ve kalın kafalılarla yaptığım bu tartışmalar tavuk budunu haşlayarak ya da soslayarak yemenin farkından ne kadar fazla fark yaratabilir? Sonunda yine tavuk budunu diğerinin elinden almak için güç istencinde olacaksam. Neye yarar bu tartışmalar? Kurtuluş çoğunlukta mıdır? Çözüm hep kavgada mıdır? Kilolarıma neden bir çözüm bulunamaz?

Sıkıcı, yalnız bir gün daha. Dolmuşa atlayıp Beypazarı’na doğru yola çıkıyorum. Neden Beypazarı derseniz onu bende bilmiyorum ya da evet tamda tahmin ettiğiniz gibi şu an size yalan söylüyorum. Yıllar önce gönül verdiğim sevdiceğim orada da ondan. Yüzünde doğum lekesi olan bir sevdicek bu. Kim ne derse desin, bana göre dünyalar güzeli. Ben sana layık değilim diye kabul etmedi bir türlü beni. Bende onu hep uzaktan izledim. İşte yine oradayım, evini gören bir duvarın arkasına çömelip evinin kapısını dikizliyorum. Kapı açılıyor, heyecanlanıyorum. Annesi çıkıyor, heyecanım düşüyor. Bir daha aralanıyor kapı. Aksayan biri çıkıyor kapıdan. İşte o, gül yüzlüm, ay yüzlüm elinde çantasıyla aksayarak çıkıyor kapıdan. Acaba ne oldu ayağına? Mutlu mu yoksa mutsuz mu? Rahatı yerinde mi acaba? Anası bağırıyor uzaktan “koş kız geç kaldık işe”. Belki de aşık filan değilim de çaresizim. Şehre döndüğümde güzel kadınların arasında yakışıklı ve güçlü olmaya çalışan yalnız benliğim, adaleti yeniden tanımlamak için yeni avuntu yollara girip kayboluyor.

Hayatı demir tepsi ya da altın tepside karşılamanın normallik avuntusu koca bir yalan. Gerçek normal, bu iki yalan arasında, tembelliğimde, oburluğumda, açlığımda, güç istencimde, fakirliğimde, zenginliğimde, çaresizliğimde en önemlisi de sevgimde, akıttığım kanda, yaktığım canda yani gerçekliği bizi tir tir titreten bu yusyuvarlak mahir dünyada yatıyor.

Alican Özer

ozeralican@hotmail.com

ara_guler_05

Güçlüden Kork ve Güce Tapın

Güçlüden Kork ve Güce Tapın

Tıka basa yenmiş bir akşam yemeğinden sonra parkta dolaşmak gibisi yok. Hafif ve sıcak yaz rüzgârını tenimde hissederek yürüyorum. Çocuklar geçiyor yanımdan. İçlerinden biri ağızını doldurarak bağırıyor “Ahmet Hocayı gördünüz mü? Yeni geldi okula”. O anda hayalet olsam diye geçiriyorum içimden. Adımlarımı büyülterek hızla uzaklaşıyorum.

Yıllardır ekmek parası için yaptığım öğretmenlik mesleğinden tiksiniyorum artık. Çocukların tertemiz zihinlerine ve özgür düşlerine koskoca bir “Ahmet Hoca” hayaleti olarak oturmak fazlasıyla tiksindirici geliyor. Tüm öğrendiklerim ve öğreneceklerim tertemiz bir çocuğun hayal gücünden daha iyi olamaz. Onların zihninde yıllarca mahir gerçekliğin bir parçası olarak kalacağımdan dolayı çok utanıyorum. Çünkü biliyorum ki hiçbir değeri yok sevginin ve bilginin eğer maddi bir karşılığı yoksa. Bende sınıfa girdiğimde kendini bilginin tek sahibi olarak sunan ve onların en üstünde olduğumu göstermeye çalışan, öğretmen rolüne bürünmüş bir soytarıyım. Tıpkı evde de en büyük sevginin ve gücün sahibi rolünde ki ben, yani evin reisi baba gibi.

Şu plastik dünyada neyin iyi neyin kötü olduğunu da bilmiyorum artık. Zengin mahallerinde de, fakir mahallelerinde de öğretmenlik yaptım. Fakir mahalle çocukları öğretmenleri çok büyük görür. Sanki babası, dedesi, evleneceği eşi ya da şeyhisindir onun için. Alınacak kötü bir not evde onun için dayaktır ya da okuldan alınıp sanayide bir tornacının yanına verilmektir, ev hanımı yapılmaktır… Sana sığınırlar, iyi bir not almak için adeta yalvarırlar. Onlara ne anlatırsan anlat boştur. Öğretim başlamadan bitmiştir. Cemaatlere giderler, Tanrı’ya sık sık yakarırlar. Sürekli diken üstüdürler. Parayı bulduklarında hemen okuldan kaçarlar. Çok uzağa gittiklerini sanırsanız yanılırsınız. En yakındaki parkta ya da bir oyun salonundadırlar. Ucuz bir gazoz, bir paket çekirdek onları mutlu eder. Zengin mahalle çocukları ise öğretmenleri pek umursamazlar. Öğretmenler bilginin satın alınabileceği kişilerdir. Onların arkadaş çevreleri vardır, yapılan hobileri, gezilecek görülecek yerleri vardır. Belki de çoğu öğretmeninden daha çok yer gezip görmüş, ondan daha fazla deneyime sahiptirler. Küçük yaşta araba kullanmayı öğrenirler. Onların cebinde para hep vardır. En kötü bir kafede vakit geçirirler. Ergenliğini kotalı internette, ucuz sitelerde tüketmez onlar. Genelde bir sevgilileri vardır. Ancak fakir mahalle çocuklarına aşk yasaklıdır. Hocaların gözleri okulun camlarından kuytu köşelerdedir. Bir kız oğlana yaklaşırken her adımda birazdan alnına yiyeceği “orospu” damgasından habersizdir. Öğretmen hükmü, kadı hükmünden daha güçlüdür. Zenginler henüz on beşine bile basmadan, iki katı yaşındaki kadınları satın alırlar. Fakir mahalle çocuklarının parası ancak üç kuruşluk bir işe girdiklerinde, üç katı yaşındaki kadınlara yeter. Çoğu zamanda birkaç saatliğine kendilerini iyi hissettikleri pavyonlarda takılırlar. Fakir mahalle çocuklarının bir gerçek dünyası, bir de ahireti vardır. Zengin mahalle çocuklarına her gün yüzlerce dünya açılır. Kendileri kurar, kendileri oynar, kendileri kaldırır.

İşte ben de zengin ve fakir mahallerde başka başka öğretmen rollerine bürünürüm her insan gibi. Fakir mahallelerde çocukları avutur, zengin mahallelerde bilgi tüccarı olurum. Adaletsizliği sessiz ve usulca onaylarım. Her yanı yıkım, güç ve zorbalıkla kuşatılmış bu dünyada tanrısal bir yaşamın zorluğunu algılayarak bir kenara bırakırım.

Zengin ya da fakir mahallelerinde, boş ve saçma insan hayatına, tutamak olacak birçok değer bulunur. Bende bu değerleri kuşanırım. Fakir mahallesinde “din alimliği, dürüst görünme, delikanlı olma, devleti savunma, diploma sahibi olma, bilgili olma” gibi değerleri, zengin mahallelerinde “bilgiyi pazarlama, yakışıklı olma, iyi araba kullanma, güzel kadınlarla birlikte olma, iyi bir eve sahip olma” gibi değerleri takınırım. Fakir mahallerde, herkesle birlikte zengin mahallelerinin değerlerini nefretle taşlarım. Özellikle de hiç ulaşamayacaklarımızı daha çok taşlarım. Zengin mahallelerinde, onlardan bir böcek gibi tiksinerek fakir değerlerine karşı çıkarım. Hiç ulaşamayacaklarımı daha büyük nefretle lanetlerim… İşte bu benim, ne fakir, ne zengin, fikirleri makul görünen ancak dünyada ne etliye ne sütlüye dokunarak ortada dolanan yavşak topluluğun üyesiyim.

Boş zamanlarımda zengin ve fakir mahalle pazarlarında dolaşırım. Zengin mahalle pazarları sessiz ve saygılı, fakir mahalle pazarları bağrıntılı ve kavgalıdır. Pazarcılar evlerindeki fakir karılarına yaptıkları gibi, fakir müşterilerine de sert davranırlar. Oysa zengin mahallerinde kendilerini umursamayan müşterilerine saygıda hiç kusur etmezler.

Hayatı bu kadar maddi değerler üzerine kurarsanız, geriye yavan ve iğrenç bir yaşamdan başka bir şey kalmaz. Bugün her insan kendine dönüp soruyor “Elimizde ne var?” “Benim değerim ne kadar?” Oysaki hayat bir anda yaşanıp bitiyor, azgın bir çağlayan gibi akıp geçiyor. Akıp geçerken de hep yeni bir dünya inşa ediyor. İyi niyetli atılan adımların sonuca ulaşmaması mümkün değil. Ne zaman gül yetiştirmek istediniz de, toprağı emekle suladınız bir gül bitmedi? Ne zaman buğdaydan bir ekmek yapmak istediniz de başaramadınız? Ne zaman bir sevgiyi büyütmek ve yaşatmak istediniz de başarısızız olduğunuz? Evet, biliyorum siz bunların hiç birini başaramadınız ve sonuçta tembellikle, tembel yolları seçtiniz. Çünkü en başından beri bunların hiç birinin olamayacağına inanıyorsunuz. Sonuçta tohum atıp, emek verip bir çiçeği büyültmek yerine, “Şuan elimizde ne var?” “Bende ne gibi değerler var?” diye sorguluyorsunuz. Amacınız gül yetiştirmek değil, olmuş bir gülü dilediğiniz yere götürüp dikmek istiyorsunuz. Biliyorsunuz ama bilmemezlikten gelmek işinize geliyor, her gül bir günde açar, solar ve kaybolur. Dünyada hiçbir şey kalıcı değildir…

Ahlak, ancak dünyayı büsbütün görebilenlere verilmiş bir hediyedir. Tanrının ve zalimlerin insanlara, diğer canlılara dağıttığı adaleti görebilenlerin sahip olabileceği bir şeydir. Dünyayı bütünüyle göremeyenler iyi ahlak sahibi olamaz. Bende dâhil çoğu insan iyi ahlaka sahip değildir. Çünkü insan içinde bulunduğu koşullara ve bedenine fazlasıyla bağımlıdır. Zamanında bir olayı yaşamış insan, bugün aynı olayı yaşamış insanın halinden anlayabilir. Çok uzun zaman önce yaşadığı olayları ise çoktan unutmuştur. Hayatının büyük bölümünü fakir, büyük bölümünü zengin mahallerinde geçirenler, fakir ve zenginin değerlerini anlayamazlar. Bu noktada bize düşen bu ahlakı bütünüyle anlamaya çalışmayı bir kenara bırakarak birbirimize tutunmak ve birbirini yüce bir gönül, anlayışla sevmektir. Ancak bunca rol, bunca değer, bunca gerçeklik arasında sevgiye hiç yer kalmaz. Sevgiye ihtiyaç duyduğum zamanlarda da beni sevenleri kullanır atar, beni hiç sevmeyenlerin peşinden koşmaya ve yeni rollere bürünmeye bayılırım. Bazen sevgiyi abartır, küçük diktatörler yaratırım. Çünkü bugüne kadar böyle öğrenmişim. Bir baba, bir anne, bir Ahmet öğretmen de benim hayatımı böyle kurgulamış. Ben kendimden bile emin değilken, sıcak evimiz de ya da okulun dört duvarı arasında, ölene kadar hiç aklımdan çıkmayacak şekilde zihnime kazınmış, “güçlüden kork ve güce tapın”.

Alican Özer

ozeralican@hotmail.com

ankara-tank-halk

Değersiz

Değersiz

Karanlık odamı ay ışığı aydınlatıyor. “İnsan kötüdür, tembeldir, sülüktür” yazıyorum not defterine. Sessiz gecede düşüncelere dalıyorum. Telefonuma düşen bildirim hayallerimi bozuyor. Uzanıp tamamen kapatmak için alıyorum telefonu. Bildirim Ayşe’den gelmiş. İstanbul’da başka bir adamla çekilmiş fotoğrafını göndermiş. Gizli bir hoş çakal mesajı bu.

Telefonu bir kenara fırlattıktan sonra yatağa gömülüyorum. Yüzlerce rüya gördükten sonra nihayet uyanıyorum. Rüyalarımın birinde herkes üzerime çökmüş beni öldürmek istiyor. Kaçmak istiyorum ancak etrafımda kaçacak bir delik bile yok. Boğuluyorum boğuluyorum…

Şehrin kalabalık otobüslerinden birine biniyorum. İnsanlar arasında var olma mücadelesi verirken, bir arkadaşım arıyor. Sesi titriyor. “Beni bıraktı” diyor. Uzun uzun susuyor. Sonunda oturacak bir yer buluyorum. Ayaklarım zar zor sığıyor koltuğun arasına. Sağ tarafımda biçimsiz vücutlu, orta yaşlı bir kadın oturuyor. İstemsizce o tarafa doğru bakmaya başlıyorum. Ancak herkesin sol tarafta duran güzel vücutlu, pembe etekli kadına baktığını fark ediyorum. “Yeni işini bulduktan sonra çok değişti” diyor arkadaşım. “Artık beni beğenmiyor ve yeni erkekler bulmak istiyor. Son birkaç aydır belliydi zaten. Dün arayıp ayrılacağını söyledi.” diyor. Bir anda sağ tarafta oturan orta yaşlı kadın otobüsten inmek için ayağa kalkıyor. Kadına o kadar dikkatli bakıyorum ki,  üzerime bir şey mi dökülmüş der gibi tişörtünü kontrol ediyor. Pembe etekli kadın kadar umarsız değil, belki de cesareti yok. Belki de aklına çok güveniyor, içgüdülerinin kollarına bırakamıyor kendini. Usul usul iniyor otobüsten. “Şimdi nasıl bir ceza vermeliyim ona? Arayıp korkutsam mı? Yoksa tekme tokat dövsem mi? Sen bilirsin bu işleri devlet ne yapabilir bu durumlarda bana?” diyor. Susuyorum. “Ben bu adaleti bilmem, bilemem. İnsanın kendi adaletinde hoyratlığı ve kendini tatmin etmek var. Devletin adaletinde devletin hoyratlığı ve devleti yüceltme var. Ben bir korkağım ve bir güçsüzüm, bana sorarsan ben kadını tamamen kendi haline bırakırdım.” diyorum. Hat kesiliyor. Son cümlelerimi duyduğundan emin değilim.

Şehrin nadir ağaçlık alanlarından birini seçip, kavak ağacının altına uzanıyorum. “Sevişmek de afyon artık.” yazıyorum deftere. Gün geçtikçe o ilk sevişmelerin plastikliğini anlamaya başlıyorum. İçimdeki hayvanı çıkarmamı isteyen kadınları sadece oyun yapıyorlar sanıyordum oysaki. Alçak bir maskeymiş onlarda.  “İlmime de, bilgime de, ahlakıma da, merhametime de kimsenin ihtiyacı yok. Herkesin ihtiyacı olan sonsuz itaat, işe yarar bilgi, sonsuz güç istenci. Onları karınca gibi ezmeliyim.” yazıyorum deftere. İçim geçmiş, yarım saat sonra uyanıyorum. Gördüğüm rüya etkiliyor beni. Kapağını çıkarıp kalemin “Dünyanın kötülüğü masumları da damgalıyor” yazıyorum deftere. Hayatın içindeki yaratılmış bu kötü kader, mantığa ve akla hiç sığmasa da kötülüğe doğru yöneltiyor insanları. Hak yemenin, güç uygulamanın, hükmetmenin yanlışlığını bile bile her şeyi yaptırıyor. Geriye kalan “Tanrının bizi affedeceği” tesellisinden başka bir şey değil. Telefonum çalıyor. Arayan annem. On yıldır hiç yüz yüze görüşmüyoruz. Babamdan ayrıldıktan sonra Fransız bir adamla evlendi. Fransa’da yaşıyor. Yarın sabah Ankara’ya geleceğini bildiriyor.

Sabahın erken saatinde uyanıp havaalanına gidiyorum. Annemle kucaklaşıyoruz. Bavulunu arabaya taşırken uzunca bir süre susuyoruz. Yılların verdiği bir soğukluk bu. Arabaya biniyoruz. “Nasılsın?” diye lafa giriyor. “İyiyim” diyorum sadece. Uzun bir sessizlikten sonra “sen nasılsın?” diyorum. “İyiyim bende” diye başlıyor. Eşiyle beraber yaptıkları seyahatleri, aldıkları evleri, yeni doğan çocuklarını anlatıyor heyecanla. “Bu araba senin mi?” diye soruyor sonunda. “Hayır, kiraladım bugün için” diyorum. “Sen ne iş yapıyorsun?” diye soruyor. “Garsonum” diye cevap veriyorum. “Sen mühendislik okumamış mıydın?” “Evet, ama o işte çalışamadım. Garsonluk bana yetiyor.” diye cevap veriyorum. “Sen zaten neyi okudun ki? Hep kendi kafana göre bir yaşam yaşadın. Bak kaç yaşına geldin hala bir düzenin bile yok.” diye sessini yükseltiyor. Eve varıyoruz. Tek odalı evimde onu rahat ettirecek bir yaşam yok. Onun yaşantısını onurlandıracak bir çift lafım yok. Ertesi sabah uyandığımızda annem “Dayının oğlu Nevzat’a götürür müsün beni? Kentpark sitesinden yeni ev almış. Oğlan o kadar almış yürümüş ki geçen gün bir dergi kapağında çıkmış Facebook’ta gördüm.” diyor heyecanla. Nevzat kadar heyecanlandıramıyorum onu, onun gözünde bir aylaktan başkası değilim. Yıllarını geçirdiği adam babamda heyecanlandırmıyor onu. İki sokak ötemizde oturuyor ancak aklına bile gelmiyor.

Uzun bir yolculuktan sonra Nevzat’ın ekstra güvenlikli, son model evine varıyoruz. “Bye bye” diyerek iniyor arabadan. Bu belki de ölmeden önce son veda. Son kez bakıyorum belki de hızlı ve heyecanlı yürüyen annemin arkasından. Bir rüzgâr esiyor gönlümde, göğsümün sağına soluna dağıtıyor efkârını. Birkaç damla gözyaşı iniyor gözlerimden. Birkaç dakika sonra kurduğum bir hayale kapılarak unutuyorum. Bir gülümseme kaplıyor dudaklarımı.

Eve geldiğimde akşam ezanı tüm odayı dolduruyor. Muhtarın mahalle hoparlöründen yankılanan sesi odayı dolduruyor. Açık kalan televizyonda bir diktatörün sesi odayı dolduruyor. Çöp kamyonunun motor hırıltısı odayı dolduruyor. Uçakların sesi odayı dolduruyor. Mahallede vurulmuş bir çocuğun kan kokusu odayı dolduruyor. Kirli hava odayı dolduruyor. Annemin parfümü odayı dolduruyor. Kulaklarım çınlıyor. Kendimi kanepeye zor atıyorum. Annem terliklerini kapının girişinde unutmuş. Mutfağın musluğu şıpır şıpır damlatıyor. Ay yeniden doğmaya hazırlanıyor. Kalemi çıkarıp “Tüm değerlerim süpürülmüş. Artık kendine dost, herkese yabancı bir adamım ” yazıyorum deftere. Yanımdaki yastığa sıkıca sarılıyorum.

Alican Özer

ozeralican@hotmail.com

93061913

Özgür ya da Öküz

Bir zamanlar öküzdüm. Geleneksel aileler ancak görgüsüz, anlayışsız, yeteneksiz öküzler yetiştirebilir. Geleneksel ailede insan, doğurulan, büyütülen, devlet müfredatıyla eğitilen, zamanı gelince silah tutan, çocuk doğuran, işe giren, kendine denk eş bulan, bu dayatmalara ve diğer tüm zorbalıklara boyun eğendir. Gerçekten bu roller toplumda bu kadar düzgün oynanmasa ve çocuklar büyük bir yanılsama içinde olmasalar, hiç kimse özgürlüğünden vazgeçmezdi. Arkadaşım Ziya’nın yaşadığım hayatı sorgulamasıyla başladı her şey. Rutin bir cuma gecesiydi. Yine sevdiceğimin ellerinden güzel mezeler, çok sevdiğim top köfteler, iyi pişirilmiş pirzola ve yanında olmazsa olmaz rakı ile saatler su gibi akıyor, sohbet koyulaşıyordu. Yorucu bir haftanın ardından bu büyülü dakikaları, cep telefonumun iğrenç melodisi kesti. Arayan babamdı, gecenin bu saatinde neden aradığını merak ederek hızla açtım telefonu. Oğlum “Bu hafta sonu bize gelin birkaç gün kafa dinlersiniz” diye başlayıp ısrarla ve sitemle devam etti konuşmasına. Yalnızlıktan bahsetti, her fırsatta yanında olmaya çalıştığı çocuklarının onu yalnız bırakmasını öfkeden sesi çatlayarak anlattı. Bir süre sonra telefonu kulağımdan uzaklaştırdım. Her zamanki gibi “tamam babacım” dedim ve telefonu kapattım.

İçime bir sıkıntı oturdu, oysaki hafta sonu eşimin en yakın arkadaşından birinin doğum günüydü ve haftalar öncesinden bunu biliyordum. Fakat bir türlü sözümü geçiremediğim babamın üzerine söz söyleyemeden biraz önce her şeyi kabul etmiştim. Elimi kadehe doğru uzatırken sigaradan da derin bir nefes çektim. Masa arkadaşım sordu “Neyin var kötü bir telefon değil ya?” Konuştuklarımızı tek tek anlattım. Hem içtim, hem anlattım. Arkadaşım konuşmanın bitiminde “Sen geri zekâlısın” diye çıkıştı. Özgür olmakla ilgili nutuğuna devam etti. Cümlelerini “Ya özgür ol ya da öküz ol kararını hemen şimdi ver” diye bitirdi. Öylesine etkileyici konuşmuştu ki söylediklerini bir süre sindirebilmek için duraksadım. Evet, yıllardır ailemin verdiği emirlerin boyunduruğu altında kendi özgür kararlarımı hep bir kenara bırakarak yaşıyordum. Ailemse sanki askeri rejimlerden kalma sıkıyönetim biçimiyle, hep babamın sözünün geçtiği, her şeyi ona göre yaşadığımız ve bir türlü rahat edemediğimiz bir yaşam biçimini benimsemişti. Oysaki artık elli yaşına gelmiş, eşek kadar adam olmuştum. Rakıdan bir yudum daha aldım ki sonrasını hatırlamıyorum.

Cumartesi günü sabahtan doğum günü için yola çıktık, oradan da Çeşme’deki babamların yazlığına geçecektik. Sabahtan babamı arayarak müjdeli haberi verdim “Akşama oradayız”. Gün batana kadar doğum gününde eğlendik. Akşama doğru yola koyulduk, gece yolculuğu zorlu olduğu için zaman zaman bir kenara çekip arabayı uyudum. Saat gece dördü gösterirken yazlığa ulaştık. Eve vardığımızda evin tüm kapıları kapatılmış ve ev sakinleri çoktan uykuya dalmışlardı bile. Kapıyı tıklattığımda babam asık suratla kapıyı açtı. İlk sorusu “Bu saate kadar neredesin? Annen akşam yemeği için onca şey hazırladı siz ortada yoksunuz.”. Sorunun cevabını bile dinlemeden sinirle odasına çıktı. Uyku sersemliğine verip ses çıkarmadan bavulları odamıza taşıyıp hemen yatağa girdim.

Ertesi sabah uyandığımda hem annemin hem de babamın yüzünün halen asık olduğunu gördüm. Sofraya oturduk ve veryansın başladı. Bir yandan babam, bir yandan annem ağzına geleni söylüyorlardı. Babam daha kırıcıydı. Fakat artık karşılarında eski Mustafa yoktu. Ya öküz ya da özgür olacaktım ve kendimi tutamayıp özgürlüğümün ilk eylemi olan masaya yumruk vurma eylemini gerçekleştirdim. Öylesine sert vurmuşum ki fincanlardan çaylar tabaklara döküldü. Masayı ölüm sessizliği kapladı ve daha söyleyeceklerimi tamamlamadan babam masadan kalktı, içeri gitti. Ardından annem onu izledi. Eşimse kolumdan tutarak bahçe kapısına doğru götürdü ve oradan da sahile kadar uzun uzun susarak yürüdük.

Bir süre denizi seyrettikten sonra eşime “Hiç öküz arabası gördün mü?” diye sordum. Eşim şaşırmış bakarak “görmedim” dedi. Ellerini sıkı sıkı tutarak “Kağnıyı süren arabacılar, öküzleri uzunca bir değneğin ucuna taktıkları çivilerle yönlendirirler. Öküzler kendi başına yolunu bulamaz. Ancak derilerine saplanan çiviler ne taraflarına acı veriyorsa onun tersine doğru ilerlerler. Yani sahiplerinin istediği tarafa. İşte beni de yıllarca böyle idare ettiler. Hayatım hep babamın istekleri doğrultusunda yönlendi. Ben bugün çivi acılarından kurtuldum. Özgür bir öküzüm artık.” dedim.  Eşim düşüncelere daldı. Hiç konuşmadı, bir süre daha oturup evin yolunu tuttuk fakat tadım iyiden iyiye kaçmıştı. Birkaç gün kafa dinlemek için geldiğim yerde, şehirdekinden daha büyük baskılar ve sıkıntılar içine girmiştim. Annem uzun zamandır bana “Meryem Ana Kilisesine gidelim” deyip duruyor fakat her seferinde de farklı engeller çıkıyor, bir türlü gidemiyorduk. Belki de bu buhranlı zamanlarda gidip huzur bulacağım tek yer oraydı. Eve döndüğümde anneme “Haydi hazırlan Meryem Anaya gidiyoruz ama önce babamdan izin al” dedim. Babam kısa ve net biçimde “Ben gelmem”  deyip kestirip attı fakat anneme de gönülsüz olsa da izin vermişti.

Tam hazırlandığımız sırada babam kolumdan tuttu, bahçe kapısına doğru yöneltti beni, dışarı çıkardı ve ardımızdan bahçe kapısını kapadı. Sahile kadar sessiz sedasız yürüdük. Sahilde bir şezlong çekti ve karşıma oturdu. “Sen salaksın oğlum, sen çıldırmışsın. Yine karının aklına uydun değil mi?” dedi. Dün gece alkollü olup olmadığımı sordu. Sessizliğimi bozmadım. Hızını alamayıp “Senin kafanı s*keyim” dedi. Söylenenler karşısında hiç konuşmuyor içten içe kendimi yiyip bitiriyordum. Muhtemelen babam karımın kararları doğrultusunda hareket ettiğimi ve dünde onun aklına uyup, onun kararlarıyla yolda eğlenip eve geç geldiğimi düşünüyordu. Eskiden olsa alttan alır, birkaç özür cümlesi söyler geçiştirirdim fakat “eskiden olsaydı”, yani öküz olduğum dönemlerde zaten olaylar bu noktaya kadar gelmezdi. Biraz alttan alır, alçaldıkça daha da alçalırdım. Bugün yeni bir gündü. Babamın diz kapaklarından tutup bacaklarını ayırdım ve kafamı hayâlarının arasına soktum. Hadi dedim s*k s*kebiliyorsan. Yaptığım hareketler karşısında babam gözlerini fal taşı gibi açarak ve bin bir tane laf söyleyerek yalnız başına evin yolunu tuttu.

Bende eve döndüm, arabanın anahtarlarını aldım. Annem ve eşimle Meryem Ana’nın yolunu tutuk. Çok güzeldi. Anneme “Hadi yine iyisin hayatında ikinci kez hacı oldun” diyerek takıldım yolda. Fakat yaşananlardan dolayı kafam iyice bozulmuştu ve bir hafta kalmayı düşündüğüm yerden, artık saatler sonra ayrılmayı hayal ediyordum.

Akşam yemeğinden sonra hemen kalktım ve bavulları topladım. İçten olmayan selamlaşmalarla ayrıldım evden ve eşimle birlikte Ankara’ya döndük. Fakat sonradan anladım ki babamda bu sırada Bursa’da doktor olan kardeşimi aramış hemen yanıma gelmesini ve beni muayene ettirmesini, durumumun iyi olmadığını söylemiş. Ertesi gün kardeşim sabahın erken saatinde Ankara’da ki evimin kapısını çaldı.

Kardeşimi içeri buyur ettim ve habersiz ziyaretinin sebebini sordum hemen. O da babamın aradığını ve beni iyi görmediğini söylemesi üzerine apar topar Ankara’ya geldiğini söyledi. Bu durumu duyduğumda hiç sesimi çıkarmadan öylece oturmaya devam ettim ve sonra kalktım mutfağa gittim. Bir şişe rakı, bir şişe su ve iki kadeh getirdim. Birinin içine rakı koyup onun önüne sürdüm, diğerine su koyup kendi önüme koydum. “Bundan önce akıllı Mustafa’yı gördünüz, bundan sonra deli Mustafa’yı göreceksiniz.” Kardeşim şaşırmış vaziyette bir iki yudum aldı kadehinden.

Gün boyu beni iyi görmediğini ve bir hastaneye gidip psikiyatriye görünmem gerektiğini tekrarladı durdu. Gün sonunda yatmaya gitmeden önce şöyle dedim. “Bak Mehmet, ben iyiyim ve hiçbir yere gitmiyorum. Yarında eşimle beraber alıp başımı kırlara gideceğim. Ya yarın bizimle gelirsin ya da bu evden çeker gidersin”. Hiçbir şey demedi fakat olayların iyice sarpa sardığını görüp oğlunu da çağırmış sabah.

Sabah erken uyanıp hazırlandım, sevdiceğim de hazırdı. Oğluyla, kardeşim salondaki masanın etrafında oturuyorlardı. “Eee siz gelmiyor musunuz?” diye sordum. Hiç cevap alamadım. Evden çıkarken “Bakın ya benimle gelir, bana uyar güzel bir gün geçirirsiniz ya da akşam gelince sizi burada görmeyeceğim. Eğer kıra geliyorsanız, orada aynı teraneleri söyleyecekseniz, sizi orada kesip bırakırım ona göre” dedim. Bu sözlerden sonra iyiden iyiye şüpheleri artan kardeşim ve yeğenim gelmekten hepten vazgeçtiler.

Eşim’le Çubuk yakınlarındaki kırlara attık kendimizi. Güzel bir gün geçirdik. Gün sonunda kardeşimin halen evde olabileceğini kestiriyordum. Kardeşime bir oyun oynamaya karar verdim. Eşimi öğretmen evi yakınında bırakarak “Sen bu gece burada kal ben eve gideyim. Kesin bizim Mehmet gitmemiştir onunla kavga edeceğim, gecenin ilerleyen saatlerinde senin yanına gelirim” dedim.

Eve vardığımda evin tüm ışıklarının sönük olduğunu gördüm fakat kardeşimin evin içinde olduğunun farkındaydım. Oyuna inandırıcılık ve korku katmak için salâvat getirerek evin içine girdim. Işıkları da yakmadım. Kardeşim benim bu durumumdan işkillenmiş olacak hemen arkam sıra gelip “Gül nerede? Gül nerede?” diye tedirgin tedirgin soruyordu. Hiç sallamadım. Odaya gidip üzerimi değiştirdim. Kardeşim eşimi dağ başında öldürdüğümü düşünmüş olacak hemen telefona sarılıp babamı aradı. Bunu görünce iyice sinirlenip bırak o telefonu diye üzerine atladım. Güçlü kollarıyla beni yere savurdu. Bunun üzerine “Sen şimdi görürsün” diyerek ayağa kalkıp yatak odasına yöneldim. Kardeşimde peşimden gelmişti. Silahımı arıyordum ve birde boş fişek. Gerekirse korkması için sıkacaktım üstüne. Fakat silah aradığımı gören kardeşim korkudan ayakkabılarını bile giymeden kaçmıştı evden. Silahı yere bıraktım, kapıyı örttüm ve duşa girdim. Duştan çıktıktan sonra, dolaptaki zeytinyağlı fasulyeyi çıkardım yanına birde cacık yapıp afiyetle yerken bir anda evin çevresinin polis otomobilleriyle, motosikletlerle çevrelendiğini gördüm. Fakat istifimi bozmadan don atlet, yemeği yemeye devam ediyordum.

Polisler uzun incelemeler sonucunda korkarak kapıyı çaldılar. Bir polis ürkek tavırlarla beni almaya geldiklerini söyledi. Ona “Gel içeri gel biraz konuşalım” dedim. Adam tereddüt etse de teklifimi kabul etti. Evin salonuna geçtik yarım saat konuştuk. Yaptığım oyunu anlattım ona, adamda bana inandı. Fakat yasal yöntem olarak size psikiyatristler bakacaklar ve bizimle hastaneye kadar geleceksiniz dedi. Ona giyinmem için izin vermesini istedim. Odaya gidip dolaptan özenle sakladığım damatlığımı çıkarıp giydim. En şık halimle evden çıkıp ambulansın yolunu tuttum. Ambulansta bir sakinleştirici yaptılar ve siren çala çala hastaneye gittik.

Hastane acili hayli kalabalıktı, polisler beni hastane polisine teslim edip gittiler. Bir odaya tıktılar beni. Doktorlar acil hastalara bakmaktan bana bir türlü gelemediler. Bende yavaş yavaş sakinleştiricinin de etkisinin geçmesiyle kendime geldim. Sonra birden aklıma geldi ve dedim ki içimden, ben buradan kaçayım karımın yanına gideyim. Zaten ne gelen vardı ne giden. Kapıda poliste yoktu. Aklımda yerindeydi. Acildeki odanın kapısını açtım ve dışarı çıktım. Gecenin yarısı, üzerinde güzel bir takım elbiseyle dolaşan adam olsa olsa doktor olabilirdi. Hiç kimse anlamadı durumu ve hastaneden çıktım.

Hastane eşimi bıraktığım yere çok yakındı, oraya doğru yürürken büyük oğlum beni gördü. “Baba nereye gidiyorsun?” diye sordu. Endişeli ve telaşlıydı. Tabi olay aile içinde “Mustafa eşini öldürdü, şimdi hastanede” diye çoktan yayılmıştı. Birlikte eşimin kaldığı yere kadar yürüdük. Sonra peşime kardeşim ve diğer oğlumda takılmıştı. Hastanede de çok geçmeden kaçtığım anlaşılmış ve alarm verilmişti.

Danışmaya gidip Gül Özhaseki’nin odasını sordum. Danışma görevlisi, otelde bu isimde birinin kalmadığını söyledi. Bir anda afalladım. Yoksa Gül’de mi bana oyun oynuyordu? Arkamda biriken oğullarım, kardeşim, polis memurları, dayı, amca, teyze oğulları – kızlarının da bir anda daha büyük bir endişeye kapıldıkları gözlerinden okunuyordu. Fakat akıl sağlığını yitirmiş biri olarak gördükleri için bana da bir şey yapamıyorlardı. Yaklaşık on dakika kadar giriş salonunda öylece bekledik. Fazlasıyla endişeliydim, eğer Gül çıkıp gelmezse olaylar iyice sarpa saracak ve içinden çıkılmaz noktalara ulaşacaktı. Ve ansızın Gül, merdivenlerden aşağı indi.

Görünce bir anda rahatladım ve hemen Gül’ün boynuna atıldım. Diğerleri de bir nebze olsun rahat nefes almıştı. Sonra arkamı döndüm ve şöyle dedim “Ey ahali biz yukarıda yemek yiyeceğiz, çok açız aç olanlarda bize katılsın.” Herkes lokantaya çıktı oturduk ve yemek yedik. Yemek sırasında da başımızdan geçenleri ve yaptığımız oyunu herkese bir güzel anlattım. Polis amiri de olaya inanmış ve rahat bir nefes almıştı.

Bu olaylardan sonra artık öküz değil, özgür Mustafa olarak çıkmıştım o otelden. Çok geçmeden yasal süreç işledi ve beni psikiyatri kliniğinde üç hafta tuttular fakat bu hiçte kötü gelmemişti. Okul yaşantım ve ardından hemen başlayan iş yaşantımdaki yükler çok ağır geliyordu, o üç hafta sanki tüm bu yorgunlukları atmak için bir fırsat olmuştu bana.

İşte budur bir öküzün evrimsel hikâyesi. Böylesine zorlu bir devrimdir öküzlükten, özgürlüğe giden süreç. “Normal insan” monotonluğunu ve geleneksel aile zincirlerini kırmak zordur ancak imkânsız değil. Bazen deli olursun, bazen katil, bazen suçlu, bazen şerefsiz, bazen or*spu… Çetindir ama budur gerçek özgürlük

Alican Özer

ozeralican@hotmail.com

2015 Dylan & Ceara LA

2015 Dylan & Ceara LA

En Büyük Yoksulluğumuz

En Büyük Yoksulluğumuz

“En büyük yoksulluğum senmişsin” dedim telefonda. Dün gece büyük bir vicdan azabıyla uyanarak anladım. Gerilmiş vücudumda oldurmaya çalıştığım binlerce iş. Bir tarafta tonlarca saçma sapan hedefler, zorunluluklar bir tarafta sen. Sen ölüyordun rüyamda ve ben çaresizce peşinden koştum. Ne yapsam ne etsem geri döndüremiyordum seni. Orada öylece cansız bedenin duruyordu. Sonra yine zorunluluklar kapladı etrafımı, yapılacak çeviriler, yazılacak makaleler, çalışılacak sınavlar…

Günahları işleye işleye kendine güzel bir dünya kuramazsın. Zorunlulukları önemseye önemseye daha zengin bir hayata kavuşamazsın. Bir zorunluluk zamanı, seni kaybettirir, bir zorunluluk zamanı sevgiliyi, bazen anneyi kaybettirir, bazen çocukluğunu, bazense tüm hayatını kaybettirir insana. Girdiğin bu içine çıkılmaz sarmal, geçmişini kaybettirir.

Dünya sürekli değişiyor, yenileniyor diyorlar ya. Palavra! Diyelim ki bir kadınla para karşılığı onu acıtarak birlikte oldun ya da bir adamı ezdin, tokatladın, kötü laflar ettin. Bir insanın kazağını çaldın. Daha kötüsü yavrusunu öldürdün. Bunlar azar azar birikir dünyada. Günahlar asla af olmaz.

Mesela beni otoriter bir baba alıştırdı dövüşmeye. Çocuktum yan komşumuzun çocuğuyla oynamaya giderdim. Baba eve gelene kadar her şey çok güzel giderdi. Oyunlar oynardık. Ancak baba geldiğinde susardık. Dillerimiz lal olur konuşamazdık. Kadın korkarak ve çekinerek sorardı sorularını. Adam katı ve bilgiç cevaplardı. Yemeğin en güzel tarafı ona konurdu. Yemek sonrası oğlan çocuğu sevilir, kız çocuğu dışlanırdı. Hadi bakalım derdi baba bir dövüşün. Kim kimi döverse ona benden hediye. O zaman azdırılmış köpekler gibi saldırırdık birbirimize. İçimden masum bir çocuk havalanırdı birden. Biz yerde debelenirken gülerek izlerdi bizi. O günlerde dünyanın gövdesine iki azılı dövüşçü, masumiyetini kaybetmiş çocuk bedeni yapıştı.

Yarattığın günahlar ve zorunluluklarla kaybettiğin değerlerin cesedi topluma yapışır. Bak çok zaman geçmedi. Otoriter babanın hâkimiyeti tüm toplumu etkisi altına aldı. Artık ıssız odalarda yapayalnızız. Sokaklarda korkuluyuz. Babanın geldiği yerlerde dilsisiz. Artık yaralı değil, ölüyüz. Güçsüz ve yoksuluz. Emeğimizin yabancısıyız. Zaman zaman hediye kazanmak için azgın bir hayvanız. Bizi birbirimize kırdırdılar ve kahkahalarla gülerek izlediler. Dünyanın bedenine yapıştı binlerce günah ve zorunluluk.

İşte şimdi sen de telefonda bir zorunluluk için “gidiyorum” dedin ya. Yoksulum, biraz daha yoksulum. Korunamamış masumiyetim ziyan olmuş. Yalnızım, dünyanın bedenine yapışmış sevgisiz bir kadın kadar. Korkuyorum. En az senin kadar, en az senin kadar…

Alican Özer

ozeralican@hotmail.com

de59dad44df10b92c3dfaac7ab0f44f8