Normal

Normal

Hayatı soğuk, demir bir tepside önüme sundular. Önce herkes gibi ben de kabul etmedim. Öyle hemencecik kabul etmemem gerekirdi zaten. Meydana çıktım, dolaştım. Etrafımda binlerce tepsisini elinin tersiyle iten insan. Hepimiz altın tepside sunulmasını istiyorduk hayatın ve içimizden birilerine yalandan da olsa hayat altın tepside sunuluyordu. Onlardan birine yaklaştım ve sordum. “Nasıl bir duygu?” Çok yemekten bunalmışa benziyordu. Reflüden tahriş olmuş boğazından çıkan boğuk ve karşısındakini aşağılayan bir ses tonuyla “Çok güzel bir duygu” dedi. Duygusuz ve fütursuzca dizdi kelimeleri arka arkaya. “Sen hiç adam öldürdün mü?” dedim. Koca bir tavuk budunu midesine indirirken “eşitlik, eşitsizlik, kader, tanrı, dua” onlarca kutsal sözcüğü bir araya getirdiği cümleler kurdu. Onu başımla onayladım. Kendi yoluma doğru yürüdüm. Kader, sahiden hayatımıza egemen bir kader, bizim sabretmemizi istiyor, ancak kendi bu dünyada yılmadan, usanmadan güçle besleniyor.

Kendi yolum dediğimde ne kadarı kendime ait olduğu belli olmayan bir yol. Ancak bir yanını çok iyi anlıyorum bu yolun. İstek ve ihtiyaçlarım. Birde şu göğsümün orta yerinde geçmeyen sızı, derin bir yalnızlık içindeyim. Hep kalabalık olacakmışız gibi bir umut var içimde. Soluk, muğlak, soğuk bir yoldayım. Kaygılıyım. Bu delice gidişatın içinde akla inanıp sıcak, kesin ve renkli bir yol bulduklarına inananlara şöyle bir bakıyorum. Hayali bir yolu, gerçek gibi göstererek hepimize işte bu yol diyorlar. Zayıflıklarımız, yalandan gerçeği anlamamıza yardımcı. Korku, acizlik, tembellik… Bunları kötü bir şey sanırsanız yanılırsınız, her şeye rağmen insan için, zannetmek ayıp değil ancak bu yolu herkese bir gerçek gibi dayatmak ayıp.

İnsana dair kitapları hep yaşlılar yazıyor, oysaki gerçek insanı dünyayı yeni yeni anlamaya çalışan bir çocuğun beyni kavrayabilir. Çünkü o beyin empatiye açıktır ve rol model aldığı insanların hayatlarını film şeridi gibi geçirebilir bir çocuğun gözlerinin önünden. Akıp giden yıllar sanılarımızı arttırır ve beyinlerimizi nasırlaştırır. Artık bir insan olarak kadın, felsefi bir kavgada sözcüklere dönüşür, çözüm önerilerine dönüşür, hatta daha kötüsü ulaşmak istediğin bir hedefte basamağa dönüşür, zevke dönüşür, kötülüğü yaratır… Kadın insandan koparılır.

Maddi dünyanın dışında içimde durduramadığım koskoca bir dünya var. Hiç kimsenin bilemeyeceği, kimsenin dokunamayacağı. Bu dünyaya kılavuz olmak isteyenleri anlayabiliyorum ama neden beni suçluyorlar? Neden dayatıyorlar iktidarlarını? Bu suçlamaları kabul edemem. Hayır, içimde akıp giden delicesine özgürlüğü öylesine onlara teslim edemem. Atsınlar beni zindanlarına kaç yazar? Onlar adalet sansınlar, ben hapsedilemem.

Geçen gün farklı bir çocukla tanıştım. Görüntüsü herkesin kabul ettiği insan görüntüsünden biraz farklıydı. Mutluydu, gülüyordu. “Nasılsın?” dedim. Annesi lafa karışıp o hasta dedi. Ancak çocuk annesine aldırmadan “İyiyim sen?” dedi gülümseyerek. Otuz altı yaşındaydı, annesi ve çevresindekiler onu acıyarak seviyorlardı, kendi acınacak hayatlarına bakmadan. Annesi anlatmaya başladı, zenginlik için sevmediği fabrikatör amcasının oğluyla evlenmiş. Çocuk doğduktan sonra adam terk etmiş evi, para göndermeyi aksatmamış. Karşısında çocuğa acıyan bakışlar atan kadın da çok mutsuz görünüyor. Sigaradan yüzü kararmış. Onlardan ayrılıp hızla yürümeye başladım. Her insan kendi aklını kutsuyor. Bir yarış içine sokulan hayatlar ölçüsüzce eleştiriliyor. Her akılda bir olması gereken, bir normal. Bu yarış ve kazanma hırsı ölene dek hiç bitmeyecek gibi.

Aldığım gömleğin son taksitini ödemek için her zaman alışveriş yaptığım dükkâna gitmiştim. Dükkâna girer girmez, dükkân sahibi “Nerede kaldın lan lavuk. Biz sana taksit yapıyoruz, sen parayı utanmasan hiç getirmeyeceksin. Borç namustur” diye bağırdı. Ne diyeceğimi bilemedim. Yüzüne sertçe bir yumruk geçirmek istedim. Ancak orada burada günlük çalışan beş kuruşsuz bir adamdım. Polisle başımı derde sokmak istemedim. Birde adam karşılık verirse hastane masraflarını karşılayacak kadar param da yoktu. Vazgeçtim. Cebimdeki son parayı da adama verip tüm borcumu kapattım. Bugünlükte bu iğrenç mahluklardan ahlak dersimi almıştım. Şimdi pür ahlaksızlık üreten sistemleri içinde, o kazandığım ahlakı birer birer bozdura bozdura harcamaya hazırdım. Bunlar önce yalanı lanetleyip, sonra beni kandırmaya çalışıyorlar. Sevgiyi öğütleyip, yalandan oynuyorlar. Paranın değersizliğini vurgulayıp, paraya tapıyorlar. Hele o birbirinin karşısında düştükleri küçültücü haller. Adam kadına dokunsa ya da kadın adama başlıyor kalplerinde o mahrem çarpıntı, beyinlerinde o müstehcen görüntü ve uğulduyor kulaklarında iktidarın öldürdüğü insan çığlıkları. Erkeği kadından üstün olsa da. Yukarıdan aşağı herkesi öldüren bir düzen bu. Her iktidar kendinden üstün iktidarların ezikliğini yaşar.

Televizyonda zayıflama reklamları dönüyor. En kilolu dönemlerimden birini yaşıyorum ama nedendir bende bilmiyorum. Belki de içimdeki bu yeme istencinden. O istenci durdurmadan yemeye devam ediyorum. Kim bilir akıllı birilerini bulsam, bir araya gelsek. Belki şu kilolarıma bir çözüm bulabiliriz. Belki mükemmel teoriler yazıp, okuruz. Yetkinlik belgeleri veririz birbirimize. Akıllıları bir kenara bırakın belki de daha kalın kafalılarla yağlı güreş yapabiliriz. En güçlü olana “reis” deriz sonunda. Bu kilolarımla ve içimden gelen yeme istenciyle başka ne yapılabilir ki zaten? Akıllılar ve kalın kafalılarla yaptığım bu tartışmalar tavuk budunu haşlayarak ya da soslayarak yemenin farkından ne kadar fazla fark yaratabilir? Sonunda yine tavuk budunu diğerinin elinden almak için güç istencinde olacaksam. Neye yarar bu tartışmalar? Kurtuluş çoğunlukta mıdır? Çözüm hep kavgada mıdır? Kilolarıma neden bir çözüm bulunamaz?

Sıkıcı, yalnız bir gün daha. Dolmuşa atlayıp Beypazarı’na doğru yola çıkıyorum. Neden Beypazarı derseniz onu bende bilmiyorum ya da evet tamda tahmin ettiğiniz gibi şu an size yalan söylüyorum. Yıllar önce gönül verdiğim sevdiceğim orada da ondan. Yüzünde doğum lekesi olan bir sevdicek bu. Kim ne derse desin, bana göre dünyalar güzeli. Ben sana layık değilim diye kabul etmedi bir türlü beni. Bende onu hep uzaktan izledim. İşte yine oradayım, evini gören bir duvarın arkasına çömelip evinin kapısını dikizliyorum. Kapı açılıyor, heyecanlanıyorum. Annesi çıkıyor, heyecanım düşüyor. Bir daha aralanıyor kapı. Aksayan biri çıkıyor kapıdan. İşte o, gül yüzlüm, ay yüzlüm elinde çantasıyla aksayarak çıkıyor kapıdan. Acaba ne oldu ayağına? Mutlu mu yoksa mutsuz mu? Rahatı yerinde mi acaba? Anası bağırıyor uzaktan “koş kız geç kaldık işe”. Belki de aşık filan değilim de çaresizim. Şehre döndüğümde güzel kadınların arasında yakışıklı ve güçlü olmaya çalışan yalnız benliğim, adaleti yeniden tanımlamak için yeni avuntu yollara girip kayboluyor.

Hayatı demir tepsi ya da altın tepside karşılamanın normallik avuntusu koca bir yalan. Gerçek normal, bu iki yalan arasında, tembelliğimde, oburluğumda, açlığımda, güç istencimde, fakirliğimde, zenginliğimde, çaresizliğimde en önemlisi de sevgimde, akıttığım kanda, yaktığım canda yani gerçekliği bizi tir tir titreten bu yusyuvarlak mahir dünyada yatıyor.

Alican Özer

ozeralican@hotmail.com

ara_guler_05

Güçlüden Kork ve Güce Tapın

Güçlüden Kork ve Güce Tapın

Tıka basa yenmiş bir akşam yemeğinden sonra parkta dolaşmak gibisi yok. Hafif ve sıcak yaz rüzgârını tenimde hissederek yürüyorum. Çocuklar geçiyor yanımdan. İçlerinden biri ağızını doldurarak bağırıyor “Ahmet Hocayı gördünüz mü? Yeni geldi okula”. O anda hayalet olsam diye geçiriyorum içimden. Adımlarımı büyülterek hızla uzaklaşıyorum.

Yıllardır ekmek parası için yaptığım öğretmenlik mesleğinden tiksiniyorum artık. Çocukların tertemiz zihinlerine ve özgür düşlerine koskoca bir “Ahmet Hoca” hayaleti olarak oturmak fazlasıyla tiksindirici geliyor. Tüm öğrendiklerim ve öğreneceklerim tertemiz bir çocuğun hayal gücünden daha iyi olamaz. Onların zihninde yıllarca mahir gerçekliğin bir parçası olarak kalacağımdan dolayı çok utanıyorum. Çünkü biliyorum ki hiçbir değeri yok sevginin ve bilginin eğer maddi bir karşılığı yoksa. Bende sınıfa girdiğimde kendini bilginin tek sahibi olarak sunan ve onların en üstünde olduğumu göstermeye çalışan, öğretmen rolüne bürünmüş bir soytarıyım. Tıpkı evde de en büyük sevginin ve gücün sahibi rolünde ki ben, yani evin reisi baba gibi.

Şu plastik dünyada neyin iyi neyin kötü olduğunu da bilmiyorum artık. Zengin mahallerinde de, fakir mahallelerinde de öğretmenlik yaptım. Fakir mahalle çocukları öğretmenleri çok büyük görür. Sanki babası, dedesi, evleneceği eşi ya da şeyhisindir onun için. Alınacak kötü bir not evde onun için dayaktır ya da okuldan alınıp sanayide bir tornacının yanına verilmektir, ev hanımı yapılmaktır… Sana sığınırlar, iyi bir not almak için adeta yalvarırlar. Onlara ne anlatırsan anlat boştur. Öğretim başlamadan bitmiştir. Cemaatlere giderler, Tanrı’ya sık sık yakarırlar. Sürekli diken üstüdürler. Parayı bulduklarında hemen okuldan kaçarlar. Çok uzağa gittiklerini sanırsanız yanılırsınız. En yakındaki parkta ya da bir oyun salonundadırlar. Ucuz bir gazoz, bir paket çekirdek onları mutlu eder. Zengin mahalle çocukları ise öğretmenleri pek umursamazlar. Öğretmenler bilginin satın alınabileceği kişilerdir. Onların arkadaş çevreleri vardır, yapılan hobileri, gezilecek görülecek yerleri vardır. Belki de çoğu öğretmeninden daha çok yer gezip görmüş, ondan daha fazla deneyime sahiptirler. Küçük yaşta araba kullanmayı öğrenirler. Onların cebinde para hep vardır. En kötü bir kafede vakit geçirirler. Ergenliğini kotalı internette, ucuz sitelerde tüketmez onlar. Genelde bir sevgilileri vardır. Ancak fakir mahalle çocuklarına aşk yasaklıdır. Hocaların gözleri okulun camlarından kuytu köşelerdedir. Bir kız oğlana yaklaşırken her adımda birazdan alnına yiyeceği “orospu” damgasından habersizdir. Öğretmen hükmü, kadı hükmünden daha güçlüdür. Zenginler henüz on beşine bile basmadan, iki katı yaşındaki kadınları satın alırlar. Fakir mahalle çocuklarının parası ancak üç kuruşluk bir işe girdiklerinde, üç katı yaşındaki kadınlara yeter. Çoğu zamanda birkaç saatliğine kendilerini iyi hissettikleri pavyonlarda takılırlar. Fakir mahalle çocuklarının bir gerçek dünyası, bir de ahireti vardır. Zengin mahalle çocuklarına her gün yüzlerce dünya açılır. Kendileri kurar, kendileri oynar, kendileri kaldırır.

İşte ben de zengin ve fakir mahallerde başka başka öğretmen rollerine bürünürüm her insan gibi. Fakir mahallelerde çocukları avutur, zengin mahallelerde bilgi tüccarı olurum. Adaletsizliği sessiz ve usulca onaylarım. Her yanı yıkım, güç ve zorbalıkla kuşatılmış bu dünyada tanrısal bir yaşamın zorluğunu algılayarak bir kenara bırakırım.

Zengin ya da fakir mahallelerinde, boş ve saçma insan hayatına, tutamak olacak birçok değer bulunur. Bende bu değerleri kuşanırım. Fakir mahallesinde “din alimliği, dürüst görünme, delikanlı olma, devleti savunma, diploma sahibi olma, bilgili olma” gibi değerleri, zengin mahallelerinde “bilgiyi pazarlama, yakışıklı olma, iyi araba kullanma, güzel kadınlarla birlikte olma, iyi bir eve sahip olma” gibi değerleri takınırım. Fakir mahallerde, herkesle birlikte zengin mahallelerinin değerlerini nefretle taşlarım. Özellikle de hiç ulaşamayacaklarımızı daha çok taşlarım. Zengin mahallelerinde, onlardan bir böcek gibi tiksinerek fakir değerlerine karşı çıkarım. Hiç ulaşamayacaklarımı daha büyük nefretle lanetlerim… İşte bu benim, ne fakir, ne zengin, fikirleri makul görünen ancak dünyada ne etliye ne sütlüye dokunarak ortada dolanan yavşak topluluğun üyesiyim.

Boş zamanlarımda zengin ve fakir mahalle pazarlarında dolaşırım. Zengin mahalle pazarları sessiz ve saygılı, fakir mahalle pazarları bağrıntılı ve kavgalıdır. Pazarcılar evlerindeki fakir karılarına yaptıkları gibi, fakir müşterilerine de sert davranırlar. Oysa zengin mahallerinde kendilerini umursamayan müşterilerine saygıda hiç kusur etmezler.

Hayatı bu kadar maddi değerler üzerine kurarsanız, geriye yavan ve iğrenç bir yaşamdan başka bir şey kalmaz. Bugün her insan kendine dönüp soruyor “Elimizde ne var?” “Benim değerim ne kadar?” Oysaki hayat bir anda yaşanıp bitiyor, azgın bir çağlayan gibi akıp geçiyor. Akıp geçerken de hep yeni bir dünya inşa ediyor. İyi niyetli atılan adımların sonuca ulaşmaması mümkün değil. Ne zaman gül yetiştirmek istediniz de, toprağı emekle suladınız bir gül bitmedi? Ne zaman buğdaydan bir ekmek yapmak istediniz de başaramadınız? Ne zaman bir sevgiyi büyütmek ve yaşatmak istediniz de başarısızız olduğunuz? Evet, biliyorum siz bunların hiç birini başaramadınız ve sonuçta tembellikle, tembel yolları seçtiniz. Çünkü en başından beri bunların hiç birinin olamayacağına inanıyorsunuz. Sonuçta tohum atıp, emek verip bir çiçeği büyültmek yerine, “Şuan elimizde ne var?” “Bende ne gibi değerler var?” diye sorguluyorsunuz. Amacınız gül yetiştirmek değil, olmuş bir gülü dilediğiniz yere götürüp dikmek istiyorsunuz. Biliyorsunuz ama bilmemezlikten gelmek işinize geliyor, her gül bir günde açar, solar ve kaybolur. Dünyada hiçbir şey kalıcı değildir…

Ahlak, ancak dünyayı büsbütün görebilenlere verilmiş bir hediyedir. Tanrının ve zalimlerin insanlara, diğer canlılara dağıttığı adaleti görebilenlerin sahip olabileceği bir şeydir. Dünyayı bütünüyle göremeyenler iyi ahlak sahibi olamaz. Bende dâhil çoğu insan iyi ahlaka sahip değildir. Çünkü insan içinde bulunduğu koşullara ve bedenine fazlasıyla bağımlıdır. Zamanında bir olayı yaşamış insan, bugün aynı olayı yaşamış insanın halinden anlayabilir. Çok uzun zaman önce yaşadığı olayları ise çoktan unutmuştur. Hayatının büyük bölümünü fakir, büyük bölümünü zengin mahallerinde geçirenler, fakir ve zenginin değerlerini anlayamazlar. Bu noktada bize düşen bu ahlakı bütünüyle anlamaya çalışmayı bir kenara bırakarak birbirimize tutunmak ve birbirini yüce bir gönül, anlayışla sevmektir. Ancak bunca rol, bunca değer, bunca gerçeklik arasında sevgiye hiç yer kalmaz. Sevgiye ihtiyaç duyduğum zamanlarda da beni sevenleri kullanır atar, beni hiç sevmeyenlerin peşinden koşmaya ve yeni rollere bürünmeye bayılırım. Bazen sevgiyi abartır, küçük diktatörler yaratırım. Çünkü bugüne kadar böyle öğrenmişim. Bir baba, bir anne, bir Ahmet öğretmen de benim hayatımı böyle kurgulamış. Ben kendimden bile emin değilken, sıcak evimiz de ya da okulun dört duvarı arasında, ölene kadar hiç aklımdan çıkmayacak şekilde zihnime kazınmış, “güçlüden kork ve güce tapın”.

Alican Özer

ozeralican@hotmail.com

ankara-tank-halk

Değersiz

Değersiz

Karanlık odamı ay ışığı aydınlatıyor. “İnsan kötüdür, tembeldir, sülüktür” yazıyorum not defterine. Sessiz gecede düşüncelere dalıyorum. Telefonuma düşen bildirim hayallerimi bozuyor. Uzanıp tamamen kapatmak için alıyorum telefonu. Bildirim Ayşe’den gelmiş. İstanbul’da başka bir adamla çekilmiş fotoğrafını göndermiş. Gizli bir hoş çakal mesajı bu.

Telefonu bir kenara fırlattıktan sonra yatağa gömülüyorum. Yüzlerce rüya gördükten sonra nihayet uyanıyorum. Rüyalarımın birinde herkes üzerime çökmüş beni öldürmek istiyor. Kaçmak istiyorum ancak etrafımda kaçacak bir delik bile yok. Boğuluyorum boğuluyorum…

Şehrin kalabalık otobüslerinden birine biniyorum. İnsanlar arasında var olma mücadelesi verirken, bir arkadaşım arıyor. Sesi titriyor. “Beni bıraktı” diyor. Uzun uzun susuyor. Sonunda oturacak bir yer buluyorum. Ayaklarım zar zor sığıyor koltuğun arasına. Sağ tarafımda biçimsiz vücutlu, orta yaşlı bir kadın oturuyor. İstemsizce o tarafa doğru bakmaya başlıyorum. Ancak herkesin sol tarafta duran güzel vücutlu, pembe etekli kadına baktığını fark ediyorum. “Yeni işini bulduktan sonra çok değişti” diyor arkadaşım. “Artık beni beğenmiyor ve yeni erkekler bulmak istiyor. Son birkaç aydır belliydi zaten. Dün arayıp ayrılacağını söyledi.” diyor. Bir anda sağ tarafta oturan orta yaşlı kadın otobüsten inmek için ayağa kalkıyor. Kadına o kadar dikkatli bakıyorum ki,  üzerime bir şey mi dökülmüş der gibi tişörtünü kontrol ediyor. Pembe etekli kadın kadar umarsız değil, belki de cesareti yok. Belki de aklına çok güveniyor, içgüdülerinin kollarına bırakamıyor kendini. Usul usul iniyor otobüsten. “Şimdi nasıl bir ceza vermeliyim ona? Arayıp korkutsam mı? Yoksa tekme tokat dövsem mi? Sen bilirsin bu işleri devlet ne yapabilir bu durumlarda bana?” diyor. Susuyorum. “Ben bu adaleti bilmem, bilemem. İnsanın kendi adaletinde hoyratlığı ve kendini tatmin etmek var. Devletin adaletinde devletin hoyratlığı ve devleti yüceltme var. Ben bir korkağım ve bir güçsüzüm, bana sorarsan ben kadını tamamen kendi haline bırakırdım.” diyorum. Hat kesiliyor. Son cümlelerimi duyduğundan emin değilim.

Şehrin nadir ağaçlık alanlarından birini seçip, kavak ağacının altına uzanıyorum. “Sevişmek de afyon artık.” yazıyorum deftere. Gün geçtikçe o ilk sevişmelerin plastikliğini anlamaya başlıyorum. İçimdeki hayvanı çıkarmamı isteyen kadınları sadece oyun yapıyorlar sanıyordum oysaki. Alçak bir maskeymiş onlarda.  “İlmime de, bilgime de, ahlakıma da, merhametime de kimsenin ihtiyacı yok. Herkesin ihtiyacı olan sonsuz itaat, işe yarar bilgi, sonsuz güç istenci. Onları karınca gibi ezmeliyim.” yazıyorum deftere. İçim geçmiş, yarım saat sonra uyanıyorum. Gördüğüm rüya etkiliyor beni. Kapağını çıkarıp kalemin “Dünyanın kötülüğü masumları da damgalıyor” yazıyorum deftere. Hayatın içindeki yaratılmış bu kötü kader, mantığa ve akla hiç sığmasa da kötülüğe doğru yöneltiyor insanları. Hak yemenin, güç uygulamanın, hükmetmenin yanlışlığını bile bile her şeyi yaptırıyor. Geriye kalan “Tanrının bizi affedeceği” tesellisinden başka bir şey değil. Telefonum çalıyor. Arayan annem. On yıldır hiç yüz yüze görüşmüyoruz. Babamdan ayrıldıktan sonra Fransız bir adamla evlendi. Fransa’da yaşıyor. Yarın sabah Ankara’ya geleceğini bildiriyor.

Sabahın erken saatinde uyanıp havaalanına gidiyorum. Annemle kucaklaşıyoruz. Bavulunu arabaya taşırken uzunca bir süre susuyoruz. Yılların verdiği bir soğukluk bu. Arabaya biniyoruz. “Nasılsın?” diye lafa giriyor. “İyiyim” diyorum sadece. Uzun bir sessizlikten sonra “sen nasılsın?” diyorum. “İyiyim bende” diye başlıyor. Eşiyle beraber yaptıkları seyahatleri, aldıkları evleri, yeni doğan çocuklarını anlatıyor heyecanla. “Bu araba senin mi?” diye soruyor sonunda. “Hayır, kiraladım bugün için” diyorum. “Sen ne iş yapıyorsun?” diye soruyor. “Garsonum” diye cevap veriyorum. “Sen mühendislik okumamış mıydın?” “Evet, ama o işte çalışamadım. Garsonluk bana yetiyor.” diye cevap veriyorum. “Sen zaten neyi okudun ki? Hep kendi kafana göre bir yaşam yaşadın. Bak kaç yaşına geldin hala bir düzenin bile yok.” diye sessini yükseltiyor. Eve varıyoruz. Tek odalı evimde onu rahat ettirecek bir yaşam yok. Onun yaşantısını onurlandıracak bir çift lafım yok. Ertesi sabah uyandığımızda annem “Dayının oğlu Nevzat’a götürür müsün beni? Kentpark sitesinden yeni ev almış. Oğlan o kadar almış yürümüş ki geçen gün bir dergi kapağında çıkmış Facebook’ta gördüm.” diyor heyecanla. Nevzat kadar heyecanlandıramıyorum onu, onun gözünde bir aylaktan başkası değilim. Yıllarını geçirdiği adam babamda heyecanlandırmıyor onu. İki sokak ötemizde oturuyor ancak aklına bile gelmiyor.

Uzun bir yolculuktan sonra Nevzat’ın ekstra güvenlikli, son model evine varıyoruz. “Bye bye” diyerek iniyor arabadan. Bu belki de ölmeden önce son veda. Son kez bakıyorum belki de hızlı ve heyecanlı yürüyen annemin arkasından. Bir rüzgâr esiyor gönlümde, göğsümün sağına soluna dağıtıyor efkârını. Birkaç damla gözyaşı iniyor gözlerimden. Birkaç dakika sonra kurduğum bir hayale kapılarak unutuyorum. Bir gülümseme kaplıyor dudaklarımı.

Eve geldiğimde akşam ezanı tüm odayı dolduruyor. Muhtarın mahalle hoparlöründen yankılanan sesi odayı dolduruyor. Açık kalan televizyonda bir diktatörün sesi odayı dolduruyor. Çöp kamyonunun motor hırıltısı odayı dolduruyor. Uçakların sesi odayı dolduruyor. Mahallede vurulmuş bir çocuğun kan kokusu odayı dolduruyor. Kirli hava odayı dolduruyor. Annemin parfümü odayı dolduruyor. Kulaklarım çınlıyor. Kendimi kanepeye zor atıyorum. Annem terliklerini kapının girişinde unutmuş. Mutfağın musluğu şıpır şıpır damlatıyor. Ay yeniden doğmaya hazırlanıyor. Kalemi çıkarıp “Tüm değerlerim süpürülmüş. Artık kendine dost, herkese yabancı bir adamım ” yazıyorum deftere. Yanımdaki yastığa sıkıca sarılıyorum.

Alican Özer

ozeralican@hotmail.com

93061913

Özgür ya da Öküz

Bir zamanlar öküzdüm. Geleneksel aileler ancak görgüsüz, anlayışsız, yeteneksiz öküzler yetiştirebilir. Geleneksel ailede insan, doğurulan, büyütülen, devlet müfredatıyla eğitilen, zamanı gelince silah tutan, çocuk doğuran, işe giren, kendine denk eş bulan, bu dayatmalara ve diğer tüm zorbalıklara boyun eğendir. Gerçekten bu roller toplumda bu kadar düzgün oynanmasa ve çocuklar büyük bir yanılsama içinde olmasalar, hiç kimse özgürlüğünden vazgeçmezdi. Arkadaşım Ziya’nın yaşadığım hayatı sorgulamasıyla başladı her şey. Rutin bir cuma gecesiydi. Yine sevdiceğimin ellerinden güzel mezeler, çok sevdiğim top köfteler, iyi pişirilmiş pirzola ve yanında olmazsa olmaz rakı ile saatler su gibi akıyor, sohbet koyulaşıyordu. Yorucu bir haftanın ardından bu büyülü dakikaları, cep telefonumun iğrenç melodisi kesti. Arayan babamdı, gecenin bu saatinde neden aradığını merak ederek hızla açtım telefonu. Oğlum “Bu hafta sonu bize gelin birkaç gün kafa dinlersiniz” diye başlayıp ısrarla ve sitemle devam etti konuşmasına. Yalnızlıktan bahsetti, her fırsatta yanında olmaya çalıştığı çocuklarının onu yalnız bırakmasını öfkeden sesi çatlayarak anlattı. Bir süre sonra telefonu kulağımdan uzaklaştırdım. Her zamanki gibi “tamam babacım” dedim ve telefonu kapattım.

İçime bir sıkıntı oturdu, oysaki hafta sonu eşimin en yakın arkadaşından birinin doğum günüydü ve haftalar öncesinden bunu biliyordum. Fakat bir türlü sözümü geçiremediğim babamın üzerine söz söyleyemeden biraz önce her şeyi kabul etmiştim. Elimi kadehe doğru uzatırken sigaradan da derin bir nefes çektim. Masa arkadaşım sordu “Neyin var kötü bir telefon değil ya?” Konuştuklarımızı tek tek anlattım. Hem içtim, hem anlattım. Arkadaşım konuşmanın bitiminde “Sen geri zekâlısın” diye çıkıştı. Özgür olmakla ilgili nutuğuna devam etti. Cümlelerini “Ya özgür ol ya da öküz ol kararını hemen şimdi ver” diye bitirdi. Öylesine etkileyici konuşmuştu ki söylediklerini bir süre sindirebilmek için duraksadım. Evet, yıllardır ailemin verdiği emirlerin boyunduruğu altında kendi özgür kararlarımı hep bir kenara bırakarak yaşıyordum. Ailemse sanki askeri rejimlerden kalma sıkıyönetim biçimiyle, hep babamın sözünün geçtiği, her şeyi ona göre yaşadığımız ve bir türlü rahat edemediğimiz bir yaşam biçimini benimsemişti. Oysaki artık elli yaşına gelmiş, eşek kadar adam olmuştum. Rakıdan bir yudum daha aldım ki sonrasını hatırlamıyorum.

Cumartesi günü sabahtan doğum günü için yola çıktık, oradan da Çeşme’deki babamların yazlığına geçecektik. Sabahtan babamı arayarak müjdeli haberi verdim “Akşama oradayız”. Gün batana kadar doğum gününde eğlendik. Akşama doğru yola koyulduk, gece yolculuğu zorlu olduğu için zaman zaman bir kenara çekip arabayı uyudum. Saat gece dördü gösterirken yazlığa ulaştık. Eve vardığımızda evin tüm kapıları kapatılmış ve ev sakinleri çoktan uykuya dalmışlardı bile. Kapıyı tıklattığımda babam asık suratla kapıyı açtı. İlk sorusu “Bu saate kadar neredesin? Annen akşam yemeği için onca şey hazırladı siz ortada yoksunuz.”. Sorunun cevabını bile dinlemeden sinirle odasına çıktı. Uyku sersemliğine verip ses çıkarmadan bavulları odamıza taşıyıp hemen yatağa girdim.

Ertesi sabah uyandığımda hem annemin hem de babamın yüzünün halen asık olduğunu gördüm. Sofraya oturduk ve veryansın başladı. Bir yandan babam, bir yandan annem ağzına geleni söylüyorlardı. Babam daha kırıcıydı. Fakat artık karşılarında eski Mustafa yoktu. Ya öküz ya da özgür olacaktım ve kendimi tutamayıp özgürlüğümün ilk eylemi olan masaya yumruk vurma eylemini gerçekleştirdim. Öylesine sert vurmuşum ki fincanlardan çaylar tabaklara döküldü. Masayı ölüm sessizliği kapladı ve daha söyleyeceklerimi tamamlamadan babam masadan kalktı, içeri gitti. Ardından annem onu izledi. Eşimse kolumdan tutarak bahçe kapısına doğru götürdü ve oradan da sahile kadar uzun uzun susarak yürüdük.

Bir süre denizi seyrettikten sonra eşime “Hiç öküz arabası gördün mü?” diye sordum. Eşim şaşırmış bakarak “görmedim” dedi. Ellerini sıkı sıkı tutarak “Kağnıyı süren arabacılar, öküzleri uzunca bir değneğin ucuna taktıkları çivilerle yönlendirirler. Öküzler kendi başına yolunu bulamaz. Ancak derilerine saplanan çiviler ne taraflarına acı veriyorsa onun tersine doğru ilerlerler. Yani sahiplerinin istediği tarafa. İşte beni de yıllarca böyle idare ettiler. Hayatım hep babamın istekleri doğrultusunda yönlendi. Ben bugün çivi acılarından kurtuldum. Özgür bir öküzüm artık.” dedim.  Eşim düşüncelere daldı. Hiç konuşmadı, bir süre daha oturup evin yolunu tuttuk fakat tadım iyiden iyiye kaçmıştı. Birkaç gün kafa dinlemek için geldiğim yerde, şehirdekinden daha büyük baskılar ve sıkıntılar içine girmiştim. Annem uzun zamandır bana “Meryem Ana Kilisesine gidelim” deyip duruyor fakat her seferinde de farklı engeller çıkıyor, bir türlü gidemiyorduk. Belki de bu buhranlı zamanlarda gidip huzur bulacağım tek yer oraydı. Eve döndüğümde anneme “Haydi hazırlan Meryem Anaya gidiyoruz ama önce babamdan izin al” dedim. Babam kısa ve net biçimde “Ben gelmem”  deyip kestirip attı fakat anneme de gönülsüz olsa da izin vermişti.

Tam hazırlandığımız sırada babam kolumdan tuttu, bahçe kapısına doğru yöneltti beni, dışarı çıkardı ve ardımızdan bahçe kapısını kapadı. Sahile kadar sessiz sedasız yürüdük. Sahilde bir şezlong çekti ve karşıma oturdu. “Sen salaksın oğlum, sen çıldırmışsın. Yine karının aklına uydun değil mi?” dedi. Dün gece alkollü olup olmadığımı sordu. Sessizliğimi bozmadım. Hızını alamayıp “Senin kafanı s*keyim” dedi. Söylenenler karşısında hiç konuşmuyor içten içe kendimi yiyip bitiriyordum. Muhtemelen babam karımın kararları doğrultusunda hareket ettiğimi ve dünde onun aklına uyup, onun kararlarıyla yolda eğlenip eve geç geldiğimi düşünüyordu. Eskiden olsa alttan alır, birkaç özür cümlesi söyler geçiştirirdim fakat “eskiden olsaydı”, yani öküz olduğum dönemlerde zaten olaylar bu noktaya kadar gelmezdi. Biraz alttan alır, alçaldıkça daha da alçalırdım. Bugün yeni bir gündü. Babamın diz kapaklarından tutup bacaklarını ayırdım ve kafamı hayâlarının arasına soktum. Hadi dedim s*k s*kebiliyorsan. Yaptığım hareketler karşısında babam gözlerini fal taşı gibi açarak ve bin bir tane laf söyleyerek yalnız başına evin yolunu tuttu.

Bende eve döndüm, arabanın anahtarlarını aldım. Annem ve eşimle Meryem Ana’nın yolunu tutuk. Çok güzeldi. Anneme “Hadi yine iyisin hayatında ikinci kez hacı oldun” diyerek takıldım yolda. Fakat yaşananlardan dolayı kafam iyice bozulmuştu ve bir hafta kalmayı düşündüğüm yerden, artık saatler sonra ayrılmayı hayal ediyordum.

Akşam yemeğinden sonra hemen kalktım ve bavulları topladım. İçten olmayan selamlaşmalarla ayrıldım evden ve eşimle birlikte Ankara’ya döndük. Fakat sonradan anladım ki babamda bu sırada Bursa’da doktor olan kardeşimi aramış hemen yanıma gelmesini ve beni muayene ettirmesini, durumumun iyi olmadığını söylemiş. Ertesi gün kardeşim sabahın erken saatinde Ankara’da ki evimin kapısını çaldı.

Kardeşimi içeri buyur ettim ve habersiz ziyaretinin sebebini sordum hemen. O da babamın aradığını ve beni iyi görmediğini söylemesi üzerine apar topar Ankara’ya geldiğini söyledi. Bu durumu duyduğumda hiç sesimi çıkarmadan öylece oturmaya devam ettim ve sonra kalktım mutfağa gittim. Bir şişe rakı, bir şişe su ve iki kadeh getirdim. Birinin içine rakı koyup onun önüne sürdüm, diğerine su koyup kendi önüme koydum. “Bundan önce akıllı Mustafa’yı gördünüz, bundan sonra deli Mustafa’yı göreceksiniz.” Kardeşim şaşırmış vaziyette bir iki yudum aldı kadehinden.

Gün boyu beni iyi görmediğini ve bir hastaneye gidip psikiyatriye görünmem gerektiğini tekrarladı durdu. Gün sonunda yatmaya gitmeden önce şöyle dedim. “Bak Mehmet, ben iyiyim ve hiçbir yere gitmiyorum. Yarında eşimle beraber alıp başımı kırlara gideceğim. Ya yarın bizimle gelirsin ya da bu evden çeker gidersin”. Hiçbir şey demedi fakat olayların iyice sarpa sardığını görüp oğlunu da çağırmış sabah.

Sabah erken uyanıp hazırlandım, sevdiceğim de hazırdı. Oğluyla, kardeşim salondaki masanın etrafında oturuyorlardı. “Eee siz gelmiyor musunuz?” diye sordum. Hiç cevap alamadım. Evden çıkarken “Bakın ya benimle gelir, bana uyar güzel bir gün geçirirsiniz ya da akşam gelince sizi burada görmeyeceğim. Eğer kıra geliyorsanız, orada aynı teraneleri söyleyecekseniz, sizi orada kesip bırakırım ona göre” dedim. Bu sözlerden sonra iyiden iyiye şüpheleri artan kardeşim ve yeğenim gelmekten hepten vazgeçtiler.

Eşim’le Çubuk yakınlarındaki kırlara attık kendimizi. Güzel bir gün geçirdik. Gün sonunda kardeşimin halen evde olabileceğini kestiriyordum. Kardeşime bir oyun oynamaya karar verdim. Eşimi öğretmen evi yakınında bırakarak “Sen bu gece burada kal ben eve gideyim. Kesin bizim Mehmet gitmemiştir onunla kavga edeceğim, gecenin ilerleyen saatlerinde senin yanına gelirim” dedim.

Eve vardığımda evin tüm ışıklarının sönük olduğunu gördüm fakat kardeşimin evin içinde olduğunun farkındaydım. Oyuna inandırıcılık ve korku katmak için salâvat getirerek evin içine girdim. Işıkları da yakmadım. Kardeşim benim bu durumumdan işkillenmiş olacak hemen arkam sıra gelip “Gül nerede? Gül nerede?” diye tedirgin tedirgin soruyordu. Hiç sallamadım. Odaya gidip üzerimi değiştirdim. Kardeşim eşimi dağ başında öldürdüğümü düşünmüş olacak hemen telefona sarılıp babamı aradı. Bunu görünce iyice sinirlenip bırak o telefonu diye üzerine atladım. Güçlü kollarıyla beni yere savurdu. Bunun üzerine “Sen şimdi görürsün” diyerek ayağa kalkıp yatak odasına yöneldim. Kardeşimde peşimden gelmişti. Silahımı arıyordum ve birde boş fişek. Gerekirse korkması için sıkacaktım üstüne. Fakat silah aradığımı gören kardeşim korkudan ayakkabılarını bile giymeden kaçmıştı evden. Silahı yere bıraktım, kapıyı örttüm ve duşa girdim. Duştan çıktıktan sonra, dolaptaki zeytinyağlı fasulyeyi çıkardım yanına birde cacık yapıp afiyetle yerken bir anda evin çevresinin polis otomobilleriyle, motosikletlerle çevrelendiğini gördüm. Fakat istifimi bozmadan don atlet, yemeği yemeye devam ediyordum.

Polisler uzun incelemeler sonucunda korkarak kapıyı çaldılar. Bir polis ürkek tavırlarla beni almaya geldiklerini söyledi. Ona “Gel içeri gel biraz konuşalım” dedim. Adam tereddüt etse de teklifimi kabul etti. Evin salonuna geçtik yarım saat konuştuk. Yaptığım oyunu anlattım ona, adamda bana inandı. Fakat yasal yöntem olarak size psikiyatristler bakacaklar ve bizimle hastaneye kadar geleceksiniz dedi. Ona giyinmem için izin vermesini istedim. Odaya gidip dolaptan özenle sakladığım damatlığımı çıkarıp giydim. En şık halimle evden çıkıp ambulansın yolunu tuttum. Ambulansta bir sakinleştirici yaptılar ve siren çala çala hastaneye gittik.

Hastane acili hayli kalabalıktı, polisler beni hastane polisine teslim edip gittiler. Bir odaya tıktılar beni. Doktorlar acil hastalara bakmaktan bana bir türlü gelemediler. Bende yavaş yavaş sakinleştiricinin de etkisinin geçmesiyle kendime geldim. Sonra birden aklıma geldi ve dedim ki içimden, ben buradan kaçayım karımın yanına gideyim. Zaten ne gelen vardı ne giden. Kapıda poliste yoktu. Aklımda yerindeydi. Acildeki odanın kapısını açtım ve dışarı çıktım. Gecenin yarısı, üzerinde güzel bir takım elbiseyle dolaşan adam olsa olsa doktor olabilirdi. Hiç kimse anlamadı durumu ve hastaneden çıktım.

Hastane eşimi bıraktığım yere çok yakındı, oraya doğru yürürken büyük oğlum beni gördü. “Baba nereye gidiyorsun?” diye sordu. Endişeli ve telaşlıydı. Tabi olay aile içinde “Mustafa eşini öldürdü, şimdi hastanede” diye çoktan yayılmıştı. Birlikte eşimin kaldığı yere kadar yürüdük. Sonra peşime kardeşim ve diğer oğlumda takılmıştı. Hastanede de çok geçmeden kaçtığım anlaşılmış ve alarm verilmişti.

Danışmaya gidip Gül Özhaseki’nin odasını sordum. Danışma görevlisi, otelde bu isimde birinin kalmadığını söyledi. Bir anda afalladım. Yoksa Gül’de mi bana oyun oynuyordu? Arkamda biriken oğullarım, kardeşim, polis memurları, dayı, amca, teyze oğulları – kızlarının da bir anda daha büyük bir endişeye kapıldıkları gözlerinden okunuyordu. Fakat akıl sağlığını yitirmiş biri olarak gördükleri için bana da bir şey yapamıyorlardı. Yaklaşık on dakika kadar giriş salonunda öylece bekledik. Fazlasıyla endişeliydim, eğer Gül çıkıp gelmezse olaylar iyice sarpa saracak ve içinden çıkılmaz noktalara ulaşacaktı. Ve ansızın Gül, merdivenlerden aşağı indi.

Görünce bir anda rahatladım ve hemen Gül’ün boynuna atıldım. Diğerleri de bir nebze olsun rahat nefes almıştı. Sonra arkamı döndüm ve şöyle dedim “Ey ahali biz yukarıda yemek yiyeceğiz, çok açız aç olanlarda bize katılsın.” Herkes lokantaya çıktı oturduk ve yemek yedik. Yemek sırasında da başımızdan geçenleri ve yaptığımız oyunu herkese bir güzel anlattım. Polis amiri de olaya inanmış ve rahat bir nefes almıştı.

Bu olaylardan sonra artık öküz değil, özgür Mustafa olarak çıkmıştım o otelden. Çok geçmeden yasal süreç işledi ve beni psikiyatri kliniğinde üç hafta tuttular fakat bu hiçte kötü gelmemişti. Okul yaşantım ve ardından hemen başlayan iş yaşantımdaki yükler çok ağır geliyordu, o üç hafta sanki tüm bu yorgunlukları atmak için bir fırsat olmuştu bana.

İşte budur bir öküzün evrimsel hikâyesi. Böylesine zorlu bir devrimdir öküzlükten, özgürlüğe giden süreç. “Normal insan” monotonluğunu ve geleneksel aile zincirlerini kırmak zordur ancak imkânsız değil. Bazen deli olursun, bazen katil, bazen suçlu, bazen şerefsiz, bazen or*spu… Çetindir ama budur gerçek özgürlük

Alican Özer

ozeralican@hotmail.com

2015 Dylan & Ceara LA

2015 Dylan & Ceara LA

En Büyük Yoksulluğumuz

En Büyük Yoksulluğumuz

“En büyük yoksulluğum senmişsin” dedim telefonda. Dün gece büyük bir vicdan azabıyla uyanarak anladım. Gerilmiş vücudumda oldurmaya çalıştığım binlerce iş. Bir tarafta tonlarca saçma sapan hedefler, zorunluluklar bir tarafta sen. Sen ölüyordun rüyamda ve ben çaresizce peşinden koştum. Ne yapsam ne etsem geri döndüremiyordum seni. Orada öylece cansız bedenin duruyordu. Sonra yine zorunluluklar kapladı etrafımı, yapılacak çeviriler, yazılacak makaleler, çalışılacak sınavlar…

Günahları işleye işleye kendine güzel bir dünya kuramazsın. Zorunlulukları önemseye önemseye daha zengin bir hayata kavuşamazsın. Bir zorunluluk zamanı, seni kaybettirir, bir zorunluluk zamanı sevgiliyi, bazen anneyi kaybettirir, bazen çocukluğunu, bazense tüm hayatını kaybettirir insana. Girdiğin bu içine çıkılmaz sarmal, geçmişini kaybettirir.

Dünya sürekli değişiyor, yenileniyor diyorlar ya. Palavra! Diyelim ki bir kadınla para karşılığı onu acıtarak birlikte oldun ya da bir adamı ezdin, tokatladın, kötü laflar ettin. Bir insanın kazağını çaldın. Daha kötüsü yavrusunu öldürdün. Bunlar azar azar birikir dünyada. Günahlar asla af olmaz.

Mesela beni otoriter bir baba alıştırdı dövüşmeye. Çocuktum yan komşumuzun çocuğuyla oynamaya giderdim. Baba eve gelene kadar her şey çok güzel giderdi. Oyunlar oynardık. Ancak baba geldiğinde susardık. Dillerimiz lal olur konuşamazdık. Kadın korkarak ve çekinerek sorardı sorularını. Adam katı ve bilgiç cevaplardı. Yemeğin en güzel tarafı ona konurdu. Yemek sonrası oğlan çocuğu sevilir, kız çocuğu dışlanırdı. Hadi bakalım derdi baba bir dövüşün. Kim kimi döverse ona benden hediye. O zaman azdırılmış köpekler gibi saldırırdık birbirimize. İçimden masum bir çocuk havalanırdı birden. Biz yerde debelenirken gülerek izlerdi bizi. O günlerde dünyanın gövdesine iki azılı dövüşçü, masumiyetini kaybetmiş çocuk bedeni yapıştı.

Yarattığın günahlar ve zorunluluklarla kaybettiğin değerlerin cesedi topluma yapışır. Bak çok zaman geçmedi. Otoriter babanın hâkimiyeti tüm toplumu etkisi altına aldı. Artık ıssız odalarda yapayalnızız. Sokaklarda korkuluyuz. Babanın geldiği yerlerde dilsisiz. Artık yaralı değil, ölüyüz. Güçsüz ve yoksuluz. Emeğimizin yabancısıyız. Zaman zaman hediye kazanmak için azgın bir hayvanız. Bizi birbirimize kırdırdılar ve kahkahalarla gülerek izlediler. Dünyanın bedenine yapıştı binlerce günah ve zorunluluk.

İşte şimdi sen de telefonda bir zorunluluk için “gidiyorum” dedin ya. Yoksulum, biraz daha yoksulum. Korunamamış masumiyetim ziyan olmuş. Yalnızım, dünyanın bedenine yapışmış sevgisiz bir kadın kadar. Korkuyorum. En az senin kadar, en az senin kadar…

Alican Özer

ozeralican@hotmail.com

de59dad44df10b92c3dfaac7ab0f44f8

Turgut Uyar Dizeleriyle Bugünü Okumak

12 Eylül 1980 darbesinden sonra 1982’de bir şiir kitabı çıkarır Turgut Uyar “Kayayı Delen İncir”. Kitaptaki şiirlere kan, gözyaşı ve ölüm teması hâkimdir. Yıllar sonra yeniden o şiirleri daha iyi anlayacağımız günlerden geçiyoruz. “İşte herkes yüz yüze” şiirinde “işte herkes yüz yüze şimdi geceyle” diye başlıyor şair, bugünde en iyi yaptığımız gibi insanlar “karşılıksız suçlamalarla avutuyor kendini” diye devam ediyor. Toplumdan kendi içine dönüyor yeniden, “Acıyor” adlı şiirinde “Yazık sevgime diyor birisi /Güzel gözlü bir çocuğun bile /O kadar korunmuş bir yazı yoktu” dizeleriyle yaşamayı yeniden kutsuyor ve savaşlarla, bombalarla içimizde ezilmek istenen yaşama sevincine bir şans daha veriyor adeta. “Mutsuzlukdan söz etmek istiyorum / Dikey ve yatay mutsuzluktan / Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun/ Sevgim acıyor” diyerek. Günümüz insanın bombalar ve ölümler karşısındaki çaresizliğini, insansoyunun bitmek bilmez ihtiraslarını gözler önüne seriyor. İnsanlığın içine düştüğü yanlışları çözümsüz görüyor ve şöyle diyor bir dizesinde “kim barıştırır seni dünyayla/ hangi sulh hukuk/ hangi uyuşmazlık mahkemesi” yine başka bir dizesinde halkın içine düştüğü yanlışlığı daha sert biçimde vurguluyor “Biz giz dolu bir şey yaşadık/ Onlarda orada yaşadılar/ Bir dağın çarpıklığını/ bir sevinç sanarak”. Bugünde bir dağın çarpıklığını bir sevinç sanarak devam ediyoruz hayata. Bugün olduğu gibi “ölüm bir kazadır, ölüm kaderdir” diyenlere haykırıyor “’ölüm bir kazadır’ diyor birisi/ ivmesi artıyor umarsızlığın/ ‘ne ki herkesin başına gelir’”… Birlik olarak atlatacağımız korkulardan sonra nasıl tesbih tanesi gibi ayrışıp, gaddarca fikirler türettiğimizi vurguluyor şu dizelerinde “herkes kendi elini tutuyor/ öbürlerini bırakıp/ kopkoyu bir çığlık bekleniyor karşıki evden/ herkes geceyle yüz yüze şimdi.” Yine de umudunu kaybetme diyor 2016’da barışı bekleyen Türk insanına, biz ne Eylüller, Ekimler geçirdik, hepsi tarihe gömülüp gitti diyor efsunlu dizeleriyle. “Eylül toparlandı gitti işte / Ekim filanda gider bu gidişle / Tarihe gömülen koca koca atlar/ Tarihe gömülür o kadar”

Alican Özer

ozeralican@hotmail.com

 

maxresdefault

Hayat Böyle

Hayat Böyle

Bu sabah yine Ayşe’nin telefonuna uyandım. Ayşe geçenlerde bir parkta tanıştığım, eşinden ayrılmış iki çocuklu bir kadın. Çok sıkıntı çekmiş. Kocasından çok dayak yemiş. En sonunda dayanamamış ayrılmış. Vefasız kocası kayıplara karışmış. İki çocukla yapayalnız kalmış. Bu devirde şehirde iki çocukla geçinmek zor, çalışmaya başlamış. Evlere gündelik temizliğe gidiyormuş. Tanıştığımız gün yanında bir adam vardı. Arkadaşım diye tanıştırdı beni. Ardından telefon numaramı aldı. Ertesi gün hemen aradı. Bir muhabbettir başladı aramızda.

Kafamda evlenmek fikri filan yoktu. Ayşe soktu aklıma birden. Yine kalbimde bir şeyler kıpırdandı sanki, sigaradan bir duman çekerek kalp atışımı dindirmeye çalıştım. Bu faydacı dünyada aşka yer olmadığını çok öncelerden anlayıp bırakmıştım her şeyi. Bir gün yine parkta gezerken Ayşe’yi gördüm. Bana en son yazdığında temizlikteyim demişti. Bu sefer başka bir adamla geziyordu parkta. Beynim durdu birden, başım döndü. Takip etmeye başladım. Sevgili olacak kadar yakın değillerdi ancak yine de yakınlardı birbirine ya da ben öyle görmek istedim. Ayşe parmak uçlarında yükselip bir öpücük kondurdu adamın suratına, adam koca elleriyle Ayşe’nin sırtını sıvazladı. Eve gidip yatıp uyudum.

Uyandım Ayşe’nin mesajına cevap verdim. Yatağı düzeltip, bir kahvaltı hazırladım. Sonra az bir ekmekle, peynir yiyip sofradan kalktım. Berbere gittim. Berber sormadan makineyle arka taraftan saçları kesmeye başladı. Bıraktım kollarına kendimi, durdurmadım onu. Ne desem, o yine bildiğini yapacaktı zaten. Dükkânın kapısı açıldı, Ankara ayazı doldu içeri. Katalitik sobayla ısınmaya çalışan dükkân daha fazla soğumasın diye hemen kapattı adam kapıyı. “Selamun aleyküm” dedi, selamlaştıktan sonra koltuğa kuruldu. Yanında çakmak çakmak gözleriyle her yeri inceleyen elma yanaklı güzel bir çocuk vardı… Hal hatır sordu berbere. Belli ki devamlı müşterisiydi. Zaman zaman yaşamın zorluğundan ve değişen koşullardan yakınarak, zaman zaman şükrederek devam ettiler muhabbete.

Berber hızla bitirip yeni müşteriye geçmek için makası hoyratça kafamda gezdiriyordu. Sessizliği adamın heyecanla çıkan çatlak sesi bozdu.“Şu karıyı tanıyon mu la Mehmet?” dedi adam. Berber ona doğru dönüp gülümsedi. “Ben böyle sağlam orospu görmedim şerefsizim” dedi. Tıraşı bırakıp kadını incelemeye başladık. Karşı taraftaki markette kimseyle ilgilenmeyen market görevlisi kadının etrafında pervane oldu. Portakal seçmesine yardım etti. Berber “Yaşlandı be! Ben bu mahalleye geldiğimde bir numaraydı, bir.” diyerek makasla kafanın üst kısmına girişerek saçımı kesmeye devam etti. “Hayat böyle la işte, bir adamda uslu uslu durmazsan böyle düşersin. Silindir gibi ezerler maazallah” dedi adam. Bir anda hava kapandı hızla bir yağmur başladı. Şimşek öyle sert çakıyordu ki, sanki gök delinmiş üzerimize yağıyordu. Çatı borularından biri bozukmuş olacak ki, sular olduğu gibi dükkâna dolmaya başladı. Berber hazırlıklıydı camekânın alt tarafına havluları ve kum torbalarını taşıdı. Suyun dükkâna giriş hızı değişti birden.

“Bu nasıl apartman yönetimi la Mehmet? Daha yaptıramadınız mı boruları?” dedi adam. “Sorma ya alt katta oturan bir kancık var. Ota boka muhalefet ediyor. Onun yüzünden kaldı işler” dedi Berber. “Kim la o? Kocası falan yok mu?” dedi adam. Berber “Kocası filanda yok kancığın gecesi gündüzü belli değil. Artık ne boksa?” dedi. Adam daha sert biçimde girdi lafa “Kardeşim böylelerine ne yapılacağını sana anlatırımda, şimdi sırası değil. Ben onun ne istediğini iyi bilirim” dedi. Berber arkasına dönerek gülme krizine tutuldu. Yavşak bir ses tonuyla “Şimdi ona varya bir küçük alıp gideceksin. O zaten hemen isteğini belli eder. Mehmet sen işi bilmiyorsun” dedi adam. Çocuğun gözleri bir kaynayan suya, bir elektriğe bağlı tıraş makinesine takılıyor, her şeyden habersiz ve masumca uslu uslu oturuyordu.

Gülüşmelerden sonra bir süre sessizlik çöktü ortama. Berberin karısı camı tıklattı. Erkekler olduğu için girmedi dükkâna. Berber çıkıp karısıyla konuştu, yeniden girdi içeri. Televizyonu açtı. Haberler devam ediyordu. “Hakkâri de üç asker, iki sivil ölü” haberi geçti alt yazıda. Yine adamın gür ve çatlak sesi yankılandı dükkânda. “La Mehmet, o bizdeki bombaları bir gece ansızın bir çıkaracan, bunların kafaya kafaya bir verecen varya” dedi adam. Berber sertçe dönerek, mağrur bir edayla “Bunların alayını yakacan la, yaşatmayacan” dedi. Sonra adamın gözü yine sokaktan geçen bir kadına ilişti. “Bu karıda orospu mu salak mı anlayamadım la? Bir tarafı açıyor bir tarafı kapatıyor.” dedi adam. Kafamı çevirip kadını gördüğümde dünyam yıkıldı. Çocukluktan beri çok sevdiğim Sevgi için konuşuyordu bu ahlaksız adam. Berber “Hayat böyle la dedi. Kimine veriyor, kimine de zırnık vermiyor.”

Şakaklarımda damarlar atmaya başladı. Alevlendiğimi anlayan berber “Abi kusura bakma uzadı, hemen bitiriyorum saçları” dedi. “Bırak saçları, ben gideceğim” diyip adamın üzerine atlayacaktım ancak gözlerim çocuğun gözlerindeki masumiyete ilişti. Onda tutuklu kaldım. Sinirimden içime gözyaşları akıttım. Tıraş bitti, hızla yerimden doğruldum, cebimden kaç para çıktığına bakmadan masaya bırakıp, dükkândan ayrıldım. Şimdi, böylesi boktan bir şekilde dönüp duran dünyada, insanlara “etik” nutuk çekmenin sırası değildi. Gözüm çöpteki bir gazeteye ilişti “Almanya’da üç mülteci kadına tecavüz”

Köşeyi döndüğümde Ayşe aradı. “Akşam yemekten sonra parkta yürür müyüz?” dedi. Olur dedim. Uzandım akşamı bekledim. Bir kaç patatesi yoğurda bulayıp yedim. Parka gittim. Ayşe’yle yürüdük. Zaman zaman sanattan, edebiyattan, zaman zaman savaştan, etikten filan konuştuk. İkimizde o kadar masumduk ki, atmosferde hiç oksijen kalmamıştı sanki, masumiyet kaplamıştı her yanı, başım döndü. Ayşe gecenin sonunda parmaklarının üzerinde yükselip yanağımdan öptü. Bende onun sırtını koca ellerimle sıvazladım. Hayat böyleydi işte… “Güzel kokuyor muydum? Ayrılırken güven vermiş miydim? Ya da cebim diğer adamlar kadar dolumuydu acaba?” Masumiyet sahnesinde oynayacak ama savaş meydanında düşünecektik. Masumiyetini kaybetmiş bir atmosferde, güçlü adamların merhameti, güçsüz kadınların oyunlarıyla ya da güçlü kadınların merhameti, güçsüz erkeklerin oyunlarıyla dönüyordu dünya. Dünya’ya mahir olan bu şeytana zaman zaman kader, zaman zaman adalet diyorduk. Cenneti bulduğumuz zamanlarda çocuklar gibi seviniyor, cehennemden ölesiye kaçıyorduk.

Gün battı, benim için bir şey değişmedi. Akşam eve döndüğümde her zamanki gibi yalnızdım. Yine etik kurallarla dönen bir dünya hayaliyle uyudum.

Alican Özer

ozeralican@hotmail.com

 

ac9ec2b37046bed56b7f24c317a37096